30 Aralık 2009 Çarşamba

Yılbaşı Gelir Geçer!

Siz siz olun evde kalın! Arkadaşlarla evde eğlenmek daha güzel.

İzlediğim en başarılı yeniyıl vidyosu ile başbaşa bırakıyorum sizi, abinin buruna dikkat! Birdebu yanyan yüriyen arkadaşların hastasıyım, yolda görsem çevirir yemek ısmarlarım.




Yukarıdaki vidyo görünmüyorsa buyurun yutubeye:

Acayip burunlu abiden cingılbels!

5 Aralık 2009 Cumartesi

TeVe Star

Geçenlerde soğuk istanbul akşamında hızlı hızlı eve yürüken aklıma geldi, şimdi bu ünlüleri görüpte konuşmaya çalışmak, tanımadığın adama sanki çok yakından tanıyormuş muamelesi yapmak. Sebebi sanırım yıllarca TVden izleyip "Dur yapma! Gitme oraya!" gibi söyleyipte duyuramadığın cümlelerini görüpte anlatma, söyleme isteği. Ancak bu cümleler yıllarca o kadar çok birikiyor ki heyecandan ne dediğini bilemiyor insan. Keşke Zeki Müren'de bizi görebilseydi.

3 Aralık 2009 Perşembe

Dünyanın En Yüzeysel Adamı

Unutulmaya yüz tutmuş bir kahraman, onu blogun onur konuklarından biri ilan ediyorum:

25 Kasım 2009 Çarşamba

statü endişesi...part 1


Peyote'de
bira,
şarap,
golden virginia...
tanır gibicesine
samimi,
ortak paydada
herkes...
tanıştığım ve
ismini şu an
ve o an
hatırımda
olmayan arkadaşın
tavsiyesi
üzerine aldım
bu kitabı;
Alain de Botton
beyefendi...
Statü Endişesi



Kişinin dünya üzerindeki yeri ve önemi üzerine kaygısı, nedenleri ve çözümleri üzerine lafı uzata uzata değinmiş arkadaşımız. sıcağı sıcağına yazmak istedim daha bitirmeme rağmen.

Yaptığımız herşeyin toplumda iyi yer edinme arzusuna bağlı olduğunu bize tekrardan hatırlatıyor. belkide kendimize söylemeye korkuyoruz ve bunu saklamak için var olanı türlü kılıflara sokuyoruz: narsistiz... kendimize olan sevgimizden dolayı başkalarının sevgisini ve ilgisini kazanma arzusu... ve bunu çocuklukta annesinden gördüğün karşılıksız ilgiyi ve önemi, büyüyünce
karşılıksız olarak koruyamaması üzerine girdiği endişeden besliyoruz... ve kendimizden çok iyi olan kişilerin değil, kendimizle denk kabul ettiklerimizin başarısının yarattığı hırsla statü kaygısına kapılıyoruz. diyor sayın arkadaşımız Alain

Kitapta karşılaştığım ve çok etkilendiğim bir reklam metni var:
"paranın satın alabildiği herşey onun. dünyanın en zengin kadınının satın alacağı elektrik süpürgesi, herhangi bir kadının, üstelik yalnızca 4.50$'a satın alabileceği elektrik süpürgesinden daha iyi olamaz...işte The Hoover: sizi sahip olmanın gururunu, pahalılığın bedeli olmaksızın yaşatabilen ev aleti"


şimdilik bu kadar söyleyeceklerim, belkide hep bu kadar da olabilir.

fecese(asit adam)



The Man From Earth

Yüz yıllardır hatta bin yıllardır yaşadığını iddia eden bir adamın varsayımlar ile bu iddiasını bir grup akademisyene anlatması üzerine kurulu bir film.

Gayet sade bir mekan, hatta olabildiğince sadeleşen bir mekan, bir kaç insan ve mükemmel kurgulanmış bir hikaye. Bir buçuk saate yakın sürüyor, fakat hikayeye o kadar kaptırıyorsunuz ki bir anda bitiveriyor sonra hemen internete girip bakıyorsunuz devamı var mı diye ama malesef henüz yok.

Sanırım filmin en çok görsel efetk kullanılan kısmı afişi:


http://www.imdb.com/title/tt0756683/

ekşide yorumlar

16 Kasım 2009 Pazartesi

into the wild


izleyip gaza geliyor insan ama çoğunlukla bunalıma giriyor, çünkü çoğu insan aleksandır süperberduş kadar cesur olamıyor. güzel film vesselam.

bilmeyen için:
http://www.imdb.com/title/tt0758758/
Ekşide Into The Wild



Society
Oh it's a mystery to me.
We have a greed, with which we have agreed...
and you think you have to want more than you need...
until you have it all, you won't be free.

Society, you're a crazy breed.
I hope you're not lonely, without me.

When you want more than you have, you think you need...
and when you think more then you want, your thoughts begin to bleed.
I think I need to find a bigger place...
cause when you have more than you think, you need more space.

Society, you're a crazy breed.
I hope you're not lonely, without me.
Society, crazy indeed...
I hope you're not lonely, without me.

There's those thinkin' more or less, less is more,
but if less is more, how you keepin' score?
It means for every point you make, your level drops.
Kinda like you're startin' from the top...
and you can't do that.

Society, you're a crazy breed.
I hope you're not lonely, without me.
Society, crazy indeed...
I hope you're not lonely, without me
Society, have mercy on me.
I hope you're not angry, if I disagree.
Society, crazy indeed.
I hope you're not lonely...
without me.

15 Kasım 2009 Pazar

ankara kedisi tarafından verilen hayat dersi

Dün gelirken bir çocuğun kediler üzerine koşarak korkutmaya çalışmasını görmek çocukluğumda yaşadığım bir olayı hatırlattı bana, 91 yada 92 yılıydı sanırım akraba ziyareti gibi bir mevzudan ötürü ankarada bulunmaktaydık, neyse sahne şöyleydi; Babamın Ankarada bir apartmanın önüne parkettiği 76 model, beyaz,opel record marka arabası içinde siyah beyaz tüylü kılıf takılı arka koltukta, tek başıma oturuyordum, annem babam yukarıda akrabalarımıza çıkmıştı ben onları arabada bekliyordum, ablam neredeydi bilemiyorum, arka kapı açıktı, bende ayaklarım dışarıda bir şekilde oturuyordum, kedileri görünce arabadan indim ve tıpkı dün gördüğüm çocuk gibi onları kaçırmak için üzerlerine ilerledim bir ikisi kaçtı fakat içlerinden biri (ki tipi halen aklımda koca suratlı sarman kedi) tıslayarak üzerime yürüdü, ne olduğunu anlayamayan ben gerisingeri arabaya koşarak kapıyı kapattım, kalbim gümgüm atıyor annemin ördüğü mavi-beyaz-kırmızı süveter üzerinden belli oluyordu sanki. O günden sonra kedilere karşı daha bir ihtiyatlı davranmaya başladım. Sonraları arayı yumuşatarak bir sarman bile evlat edindim.

Çocukların bile kendinden güçsüzleri ezmeye çalışıyor olması içgüdüsel midir, yoksa kültürümüzün bize sonradan yüklediği bir güdü müdür bilemedim.

5 Kasım 2009 Perşembe

MSA: Macerayı Seven Adam: 2 Numara

Dün bostancı taraflarından üsküdara gelmek üzere yaklaşık 30 dklik beklemeden sonra nihayet 2 numaraya bindim. Otobüs bir anda kalabalıklaştı, ön taraf dolunca şoför arka kapılardan da almaya başladı. Neyse ilerliyoruz, köprü yoluna çıktık, sonra arkadan bir genç ön tarafa bağırdı, 4 tane akbil yollamıştık gelmedi hala! Kimseden ses yok, sonra şoför yanı muavini dedi ben gönderdim hepsini, gönderdin göndermedin derken bir kargaşa! Sonra bu muavin "ben emekli polis memuruyum, çıkarın verin yoksa çekerim karakola" dedi. Benim içimdeki MSA burda ortaya çıktı bir işim vardı fakat önemsizdi, bu daha heyecanlı geldi. Muavin öyle deyince millet daha bir heyecan, daha bir kargaşa oluverdi. Tabi halk sorunu çözmeye çalışmak yerine (en azından yerlere bakmak, belki düşmüştür) sorumlu aramaya başladı; - hep arkadan aldın diye oldu, şoförün hatası - göndermeyeydi bu kalabalıkta sizin hatanız vs vs... Muavin daha yüksek sesle ayıp ya bakın çekiyorum karakola derken, bir de baktık rotadan çıkıp polis karakoluna gidiyoruz, neyse gittik orada polis dedi biz ilgilenmiyoruz şu karakola gidin. Şoför o karakola yönlendi ama bu sırada bir teyze bağırmaya başladı "ben yurt dışına gidicem sizin yüzünüzden uçağımı kaçıracağım" Böyle bir kelebek etkisi ile tepkiler büyüyünce ilk durakta kapılar açıldı. Bir macerada burda sona erdi. İçimden yükselen bizi karakola götürecekler tek tek arayacaklar mı lan acaba sorusu havada kaldı.

Bir de hayatımın monotonlaşmaya başladığını ufacık bir olayın bile içimde nasıl bir heyecan yarattığını farkettim. Şu smiley beni anlatacak sanırım :S

1 Kasım 2009 Pazar

19. Yüzyılda Dikizleme Endüstrisi

Şu sitede gördüğüm kadarı ile fotoğrafın halk arasına inmeye başladığı dönemde, porno endüstrisinin ilk adımlarıda atılmaya başlanmış. Bir amerikan firması 1893'te "drop card machine" diye bir aygıt piyasaya sürmüş, girişimcilerde 3 boyutlu fotoğraf gösterme iddiası olan bu makineye erotik fotoğraflar yükleyerek bu işi ufaktan endüstriye dönüştürmeye başlamışlar.
Tabi bu işin erotik fotoğrafsız versiyonu da bulunmakta.

30 Ekim 2009 Cuma

Ucuz Outdoor Malzemesinin Adresi: Sierra Trading Post

Dağcılık, Trekking, Bisiklet vs gibi sporlarla ilgileniyorsanız bu site pahalı ekipmanlarımızı ucuza bulabilme konusunda birinci adresiniz olacaktır. Amerikada bulunan Sierra Trading Post mağazalar zincirinin outleti olarak hizmet veren www.sierratradingpost.com da %80lere varan indirimlerle ülkemizde fahiş fiyatlara bulunan bir çok ürünü çok komik meblağlara bulabilirsiniz. Üstelik site üzerindeki indirimlerin üzerine sitenin maillistine katıldığınızda ekstra %20 ye varan indirim kuponları gönderilmekte.


Sitenin tek dezavantajı ürünleri deneyemiyorsunuz ve amerikan sitesi olduğundan geri göndermek, değiştirmek istediğinizde kargo parası çok yüksek olduğundan pek mantıklı olmuyor. Ancak bunuda şu şekilde çözebiliyorsunuz, alacağınız ürünün, örneğin ayakkabının yorum kısımlarını dikkatli okursanız daha önceden bu ürünü alan kullanıcılar normalden küçük veya büyük olduğu konusunda bilgilendirme yapıyor. Ayakkabıda amerikan ölçülendirmesi ülkemizde kullanılandan zaten farklı fakat bazılarınız ingiliz sistemi ile karıştırabilir ona da dikkat etmek gerekiyor. Aynı durum kıyafetlerde S/M/L durumunda da mevcut semiz amerikalı akranlarımız bizden bir beden büyüğüne S/M/L diyorlar. Yani Onlarda S bizdeki M ye denke geliyor. Sitenin en alt kısmında "sizing charts" bulunuyor oradan ölçülerinize bakabilirsiniz.

Kupon konusunda şöyle de bir durum var eğer size kupon gelmediyse google arama motoruna "sierra trading post coupon codes" yazarak biraz arama ile kupon bulabilirsiniz.

Birde dikkat edilmesi gereken önemli bir nokta TRdeki gümrük sorunu şu an ülkemize maksimum 75€ (Euro karşılığı dolar olarak düşünebilirsiniz) değerinde ürünü sorunsuz şekilde sokabiliyoruz, sanırım üzeri tiarete giriyor yada onun gibi birşey, ancak kimi dönemlerde sanırım çok dikkat edilmiyor, ben 50€ kadar fazlasını sipariş vermiştim bir sorun çıkmamıştı. Kargo ücretini bunun dışında tutun yani 750€ ürün 40 küsür $da kargo.

Kargo UPS ile geliyor ve maksimum 2 hafta içinde elinize ulaşıyor.

Kormayın sipariş verin, ölçü sıkıntı olursa gittigidiyor veya sahibinden.com üzerinden rahatlıkla aldığınız fiyata veya daha fazlasına satabilirsiniz. :) Terübe ile sabitir.

Son olarak bildiğim fakat alışveriş yapmadığım bu tarz 3 site daha var:

http://www.barrabes.com/
http://www.altrecoutlet.com/
http://www.rei.com/outlet/

ÖNEMLİ NOT: Bu yazı yazıldıktan sonra Gümrük mevzuatı değişmiş olabilir, maksimum limiti tekrar kontrol ediniz. 

29 Ekim 2009 Perşembe

Doğa Aktivitelerine Giriş 2: Nasıl ve Nereden Başlayayım?

Giyim konusununu bitirdikten sonra yavaş yavaş bu aktiviteler nedir, nasıl başlanır, nereden başlanır bir bir anlatalım.

Trekking Nedir: Doğa yürüyüşü diye çevirebileceğimiz trekking, bu işe başlamanın ilk adımıdır. Günübirlik yapılan bu yürüyüşler sizin doğa sporlarındaki ilk adımlarınız olacaktır. Düzgün ekipman ve bilgili bir rehber eşliğinde yapıldığında alacağınız keyif sizi mutlak bir sonraki aşamaya geçirecektir. Kampçılık!

Trekking için ilinizde bulunan aktif kulüpleri araştırabilir veya bu işi yapan özel şirketler ile temasa geçebilirsiniz.

Dışarıdan gördüğüm kadarı ile Zirve dağcılık, Doğa Aktiviteleri Grubu (DAG) bu konuda iki güzel kulüp. Bu kulüpler vasıtası ile hem bu faaliyetlere katılabilir hemde bu çevreden bir çok insan tanıyabilirsiniz.

Kampçılık: Trekking ile doğaya ilk adımlarınızı attıktan sonra artık sadece gündüzlerinizi değil gecelerinizi de orada geçirme ihtiyacı duyacaksınız, bunun içinde yine yukarıdaki bahsettiğim şekilde kulüplerle veya özel şirkelerle iletişime geçebilirsiniz.

Dağcılık: Trekkinge göre riskleri çok daha yüksek bir spor olduğundan mutlaka ciddi eğitim veren bir kurumdan eğitimleri alındıktan sonra yapılması gereken bir disiplindir. Bu spora başlamak için bir kaç yol vardır bunlar kısaca şöyle açıklanabilir:

  • - Öğrenci kulüpleri: Artık neredeyse tüm üniversitelerde bulunan dağcılık ve doğa sporları kulüpleri, türk dağcılığının bel kemiğini oluşturmaktadır, ülkemizde bir çok önemli dağcı ve arama kurtarmacı bu tarz üniversite kulüplerinden yetişmiştir. Öğrenciler için bu işe başlamanın en mantıklı yoludur kanımca, çünkü eğitim ve faaliyet programı üniversite tatillerine göre ayarlanır genelde.
  • - TDF: Dağcılık federasyonunun ilinizdeki temsilciliğine başvurarak eğitimlerine katılabilir ve bu işi öğrenebilirsiniz.
  • - Özel kulüpler: Daha önce bahsettiğim Zirve dağcılık, DAG gibi kulüpler bünyesinde kendinizi yetiştirebilir ve düzenledikleri faaliyetlere katılabilirsiniz. Çalışan kesim için bu yolu önereceğim, zira bu tarz kulüplerdeki insanlarda genelde çalışan olduğundan eğitim ve faaliyetler buna uygun düzenlenir.
Mağaracılık: Ülkemizde de artık yaygın olarak yapılan bu spor için yine üniversite kulüpleri ve özel kulüpleri önereceğim. İstanbul için Boğaziçi Mağara Araştırma Kulübü (BÜMAK) sanırım bu iş için en doğru adres olur.

Kaya Tırmanışı: Dağcılık eğitimi altında eğitimi verilsede bazı arkadaşlarımdan gördüğüm üzere sadece kaya tımanmak isteyenlerde çıkabiliyor. Sadece doğada bakir alanlarda yapılmayan bu spor, ülkemizde çeşitli tırmanış bahçelerinde önceden hazırlanmış rotalarda "spor tırmanış" adı altında icra edilebiliyor. Bu spora başlamak için, yine yukarıdaki dağcılık kulüplerinden eğitim alabilirsiniz.

Önemli Not: Doğa sporları için ciddi eğitim veren kuruluşları tercih ediniz, bilinçsiz yapıldığında ciddi hayati riskler taşır. Doğaya çıkarken bu risklerin bilincinde olup ona göre hareket edin. Ve diğer önemli nokta gittiğiniz bölgelere tekrar geleceğinizi düşünerek veya sizden sonra başkalarınında geleceğini düşünerek haretket ediniz. Çevreyi kirletmeyin ve olduğu gibi bırakınız.

Doğa Aktivitelerine Giriş 1: Giyim Vol.3

Ayakkabı

Doğa sporlarının en önemli ekipmanlarından biridir ayakkabı, yanlış ayakkabı seçimi faaliyetinizi tam bir işkenceye çevirebilir. Peki nasıl bir ayakkabı şeçmeliyiz?

Önce elimizde ne var ne yok bakalım, eğer ayakkabılığınızda eski bir botunuz var ise (CAT, Harley Davidson vs gibi) geçici olarak işimizi görebilir yani başlangıç aşamasında hafif trekking faaliyetlerinde bu tarz ayakkabılarınızı kullanabilirsiniz.

Önemli bir nokta ayağınızı sıkan bir ayakkabı ile kesinlikle bu tarz bir aktiviteye gitmeyiniz, zaten ayağınızı sıkan bir ayakkabı olduğundan uzun bir yürüyüşten sonra ayağınızın şişmesinide hesaba katınca sizin için kabus olabilir.

Bir diğer önemli nokta, boğazlı ayakkabı olması bu yüzden bot olması önemlidir ayakkabının, arazi koşulları engebeli olduğundan bilek burkulması düşük konçlu bir ayakkabıda kaçınılmazdır.

Botunuzun tabanının normalden sert olması arazi koşullarında ayaklarınızın daha rahat etmesi ve daha az yorulmasını sağlayacaktır, basit bir mantık olarak sert tabanlı ayakkabılarda vücut ağırlığınız, sivri bir taşa bastığınızda sadece o taşa bastığınız noktadan değil tüm ayak tabanınızdan taşa iletilecektir. Bu da düz seminde yürüdüğünüz kadar sizi yoracaktır. (Tabi teorik olarak, pratikte buna yaklaşacaktır.)

Ve Su geçirmezlik mevzusu. Ayakkabınızın su geçirmez olmasının ıslak faaliyetlerde rahatlığınız ve sağlığınız açısından öneminden bahsetmeme gerek yok sanırım.

Nefes alabilirlik, bir önceki yazıda giyim konusunda goretex gibi nefes alabilir astarlar konusunda ne yazdıysam burada da geçerlidir.

Şimdi doğa sporları mağazalarından edinebileceğiniz bir trekking/dağcılık botunda yukarıdaki tüm özellikler mutlaka olmalıdır, yok ise hiç boşuna para vermeyin elinizdekilerle idare edin ya da bu özellikler olan bir tane edinin.

Trekking/Dağcılık ayakkabınızı yarım veya bir numara büyük alın! doğa sporları mağazalarıdan ayakkabınızı alırken zaten oradaki görevlinin bu konuda sizi uyarması gerekir. Daha önce söylediğim gibi uzun yürüyüşlerden sonra ayaklarınız sişecek ve sizi rahatsız edecektir, bir de bunun üstüne soğuk ortamlarda kalın çorap veya çift kat çorap giydiğinizi düşünürseniz ne demek istediğimi anlarsınız sanırım.

Genelde şöyle test edilir bu, ayakkabıyı giyersiniz ve ayak başparmağınız ayakkabının ucuna değene kadar ayağınızı öne dayayın, sonra el işaret parmağınızı topuğunuza doğru ayakkabının arkasında sokun çok rahat girmesin çok zorlanarakta girmesin. Zaten bu işi bilen mağazalarda satıcı arkadaş bu testi yapacaktır.

Bir de ayakkabı almaya akşam gün içinde uzun uzun yürüyüşten sonra gittiyseniz ayaklarınız bir miktar şişmiştir, bunuda dikkate alın.

Ayrıca unutmayın trekking ve dağcılık botları ayrı klasmandadır, dağcılık yapmayacaksanız bir dağcı botu almanıza gerek yok. Sizin için gereksiz bir masraf olur.

26 Ekim 2009 Pazartesi

Doğa Aktivitelerine Giriş 1: Giyim Vol.2

Kaldığımız yerden kıyafet tavsiyelere devam edelim:

Nefes Alabilir Dış Katman:

İlk olarak Gore firmasının ürettiği Gore-Tex ile adını duyuran nefes alabilir astar, basit olarak şöyle çalışıyor, çok küçük deliklere sahip olması nedeniyle su buharını geçiriyor ancak su damlasını geçirmiyor, bu da bize şöyle bir avantaj sağlıyor, tenimizden gelen ter buharı dışarı çıkabiliyor fakat dışarıdan gelen yağmur suyu içeri alınmıyor, yani içeriden de dışarıdan da kuru kalabiliyoruz. Ancak burası çok önemli üzerinizdeki mont isterse en üst model gore-tex veya başka bir astar olsun içinizde pamuklu bir çamaşır var ise hiçbir anlamı kalmaz.

Üst model dedik demekki bunun farklı farklı modelleri varmış. Bunlar şuradan izlenebilir. Burada kendim denemedim fakat bazı arkadaşlarım Goretex Paclite modelinin nefes almasının diğerlerine göre oldukça düşük olduğunu ve o paraya değmeyeceğini söyledi. Ama dediğim gibi ben onların yalancısıyım.

Gore-Tex firması üretici firmalardan telif hakkı aldığından artık birçok marka kendi nefes alabilir astarlarını üretmekte, örneğin Lowe Alpin firması Triple Point, North Face firması HyVent, Marmot firması Precip gibi. Bu astarlar eskiden goretex kadar iyi performans veremeselerde geliştirdikleri teknolojiler ile artık aralarında pek fark kalmadı. Yani iyi bir markanın nefes alabilir astarına da rahatlıkla güvenebilirsiniz.

Bu astarlar en dış katmanlarda yani yağmurluk, pantolon, eldivende kullanılmasının yanında ayakkabılarda da yaygın olarak kullanılmaktadır.

Nefes alabilir astarların tek eksiği malesef fiyatları, sıradan bir yağmurluğa göre fiyatlar oldukça yüksek. Nefes alabilir astarlar Dağcılık veya Trekkingte olmazsa olmaz değildir, ancak artılarıda gözardı edilemeyecek kadar yüksektir. Şahsen 2 yıl goretex hiçbir kıyafetim olmadı, eskiden goretex mi vardı diyerek bütçemi pek zorlamadım ta ki indirimde o ceketi görene kadar :)

Soft Shell:

Yanılmıyorsam bu tarz ceketler de windstopper teknolojisi çıkınca piyasaya sürüldü. Bu ceketlerde genelde astar olarak rüzgar geçirmez, nefes alabilir bir astar kullanılır. Bu astarı Gore-Tex'ten ayıran özelliği nefes alma değerlerinin çok daha iyi olmasıdır. Aktif sporlarda ciddi tercih sebebidir. Ceketlerin dış yüzeyi de suya karşı dirençlidir ancak su geçirmez değildir. Sağnakta sırılsıklam ıslanırsınız. Serin havalarda ve hafif yağmurlarda idealdirler. Soğuk havalar için orta katman olarak kullanılabilirler, içi polar gibi tüylü versiyonları da vardır. Almak şart değildir, %60-70 indirimde görene kadar tabi :)

Termal içlik:

%100 sentetik olan bu içlikler teri vücudunuzdan alıp bir üst katmana göndermekle görevlidirler, büyük beden almamanız vücudunuza oturan bir beden almanız performan açısından iyi olacaktır. Alt-Üst takımlar şeklinde piyasada çokça bulabilirsiniz. Eskiden fiyatları bir oldukça pahalıydı ancak şu an ucuz seçenekler çokça bulunmakta. Eskiden pahalı olduğundan yün içliklerde bu içlikler yerine kullanılmaktaydı. Yün de pamuklunun aksine çabuk kuruyan bir materyaldir ancak polyester kadar çabuk değil. İleride yün içliğin polyester içliğe üstünlük sağladığı noktalardan da bahsedeceğim.

Çorap, Bere, Eldiven:

Çorap konusunda söylenecek en önemli şey kesinlikle pamuklu çorap giymeyin, en aktif bölgelerinizden biri ayaklarınız olacağından en çok terleyen de yine ayaklarınız olacaktır. Trekking faaliyetleri için piyasada satılan sentetik çoraplar yine işinizi görecektir. Bu tarz ürünler içinde piyasada çeşitli teknolojiler bulunmaktadır, bunlardan en popüler olanları çorap eldiven ve berelerde sıkça kullanılan Thinsulate malzemesidir. Isıyı maksimum içeride tutmak üzere geliştirilmiştir. Birde Thermolite ve Coolmax teknolojileri vardır. Adlarından da anlaşılacağı üzere biri sıcak diğeri serin tutmak için üretilmiştir.

Bere konusunda arada şunu belirteyim, windstopper kullanılan berelerin kulak kısımlarıda windstopper olunca dışarıdan gelen ses bir hayli kesiliyor, bu da bir outdoor aktivitesinde bir dezavantaja dönüşüyor. Böyle bir eksikliğini gördüm kişisel olarak.

Eldiven kısmında ise bir iki şey belirteyim, Şahsen üç çeşit eldiven kullanıyorum doğada, biri en ince eldivenlerim, bu garsonların taktığı eldiven gibi düşünebilirsiniz hareketi kısıtlamadığından elimden neredeyse hiç çıkarmıyorum, tabi dağ koşulları için konuşuyorum, dolayısı ile ellerim soğuktan zarar görmüyor. İkinci olarak polar eldivenlerim var biraz soğuk havada bunları kullanıyorum, üçüncü olarakta çok soğuk karlı ortamlarda kar eldivenlerimi kullanıyorum. Piyasada yine windstopper eldivenler bulunmakta, bunlarda bir hayli kullanışlıdır tahminimce.

Bu yazıda bu kadar. Şimdilik aklıma gelenler bunlar.

Bu kadar yazıyorum buraya kadar okuyanların gözü korkmasın burada bahsettiğim malzemeler bu iş için üretilmiş profesyonel malzemeler ancak olmazsa olmaz değildirler. Sadece rahatlığı bir adım öteye taşırlar. Evet birçoğu pahalıdır fakat biraz daha az konforlu ancak bir hayli ucuz alternatifleri mevcuttur. Sakın gözünüz korkmasın.

Doğa Aktivitelerine Giriş 1: Giyim Vol.1

Yıllardır doğa aktiviteleri içerisinde bulunmuş, bir çok kişiyide heyecanımla birlikte bu cemaate katmış biri olarak artık bu konuda yazmanın vakti geldi. Öncelikle neler konusunda yazabilirim bir bakalım:

Temel Bilgiler:

Öncelikle giyim konusu açıklamakla başlayalım:

Şehirde kullandığımız herhangi bir kıyafet ile doğada rahat etmek mümkün olmayabilir. Bir kere doğa yürüyüşlerinde mutlaka rahat kıyafetler tercih etmek gerekiyor, ancak etek gibi stabil olmayan sağa sola takılan kıyafetlerden de uzak durmak en iyisi. Rahatlıktan sonra bir başka önemli şey, kıyafetlerinizin minimum pamuk içermesi. Pamuk ıslandığında sıvıyı üzerinde tutacak ve devamlı bir ıslaklık hissi verecektir. Yağmur yağmıyorsa gerek yok demiyoruz zira dışarıdan olmazsa bile içeriden de ıslanıyoruz yani terliyoruz. Hafif rüzgarın estiği bir yerde ıslak kıyafetler, sizi üşüterek, güzelim doğa faaliyetini sıkıntılı bir hale sokabilirler. Pamuklu yerine %100 sentetik veya minimum %70 sentetik kıyafetler tercih ediniz. Sentetik kumaşlar sıvıyı vücudunuzdan alır ve bir üst kıyafete veya havaya iletirler. Islandıklarında çok çabuk kururlar. Bu arada kıyafetleriniz derken iç çamaşırlarınız da dahil. Zira pamuklu bir iç çamaşırı teninizden gelen teri alacak fakat bir üst katmana iletemeyecektir. Giydiğiniz sentetik tişört veya pantolonun bir önemi kalmayacaktır. Tecrübe ile sabittir.

Kıyafet malzemesi konusunu aydınlattıktan sonra nasıl giyinmeliyiz konusuna gelelim. Trekking, Dağcılık gibi efor isteyen doğa sporlarında katman sistemi ile giyinilmelidir. Tıpkı bir lahana gibi. Yani Kalın bir kazak giymek yerine daha ince fakat iki kat üç kat kıyafetler giymek hem bizi daha sıcak tutacak hem de terlediğimiz yerde kazağı çıkarıp çıplak kalmak yerine bir katmanı çıkarıp havaya göre kendimizi ayarlama fırsatı verecektir. Bu bere, tişört, pantolon hatta çorap konusunda bile geçerlidir.

Kıyafet konusunda bir iki tavsiye verelim şimdi:

Polar: İsmini mucidi Polartec firmasından alan polar, doğa sporları için mucizevi bir materyaldir. Hem ceket, hem svitşört hemde pantolon olarak üretilen polar kıyafetleri doğa aktivitelerinde gönül rahatlığıyla kullanabilirsiniz. Ancak dikkat edin ülkemizde belli bir tarz kesimi olan her cekete polar deniyor, mutlaka etiketine bakın ve %100 polyester yazısını kontrol edin. Polar, sentetik malzemenin tüm avantajlarına sahip olmakla beraber (çabuk kuruma, teri atma vs...) ayrıca ince olmasına rağmen yüksek ısı yalıtımı sağlamaktadır.

Poların piyasada çeşitli versiyonları bulunur, kısaca: Mikropolar (microfleece), Polartec 100, Polartec 200 gibidir.

Mikropolar: en ince polardır. Genellikle svitşört veya içlik (bere, eldiven, pantolon da var tabi) olarak satılır. çok soğuk olmayan faaliyetlerde orta katman, çok soğuk faaliyetlerdede iç katman olarak kullanılabilir.
Polartec 100: Polartec firmasının ürettiği klasik polar çeşididir. Orta katman olarak idealdir.
Polartec 200: Polartec firmasının ürettiği soğuk havalar için ideal orta katman çeşididir.

Polar alırken Polartec etiketini gördüğünüz tüm ürünleri rahatlıkla alabilirisiniz. Bunun dışında artık markalar kendi polarlarını üretmeye başladılar, güvenilir markaların polarlarıda size yakın performansı verecektir. Bütçem çok değil diyorsanız bazen pazardan veya outlet mağazalarından muazzam ürünler çıkabiliyor, mesela geçen sene bir amerikan sitesinden 13 dolara polartec 200 ceket almıştım. Bu tüyolarıda ilerleyen yazılarda vereceğim.

Polar konusunu bitirirken poların tek dezavantajının rüzgarlı havalarda tek başına hiçbir işe yaramaması olduğunuda belirteyim.

Tek başına işe yaramayan bu polarlar Windstopper, Windblock gibi teknolojilerle daha da üstün özellikler kazanabiliyor. Bu teknolojiler içerideki buharı dışarı atan ancak dışarıdan içeri rüzgar almamaktadırlar. İsmini verdiğim iki teknoloji dışında onlarca bu özelliğe sahip teknoloji olsada bu ikisi piyasanın hakimidir ve gözünüz kapalı güvenebilirsiniz. Test etmek için kumaşı elinize alın ağzınıza dayayıp şiddetli bir şekilde üfleyin arkaya hava geçmiyorsa evet rüzgar geçirmezdir. :) Ama teri ne kadar atar o konunun pratik bir testi yok malesef.

Bu yazı biraz uzun oldu devamı bir sonraki yazıya artık.

23 Ekim 2009 Cuma

Söylemesi ayıp, I Just Made Love

Bu sıralar popüleritesini arttıran, takip ettiğim bir çok blogta yer alan bu sitenin popüleritesine bir katkıda benden olsun. Sistem şöyle çalışıyor, önce bir partner kişi buluyorsunuz, onu ikna ediyorsunuz ve başlıyorsunuz çeşitlemelere. Sonra bu çeşitlemeleri yaptığınız kordinatları google haritası üzerinde işaretleyip, hangi çeşitlemeleri yaptığınızı belirtiyorsunuz. İlk defa milli takımda yer alıyorsanız ve de lifesaver (yada lifekiller) kullanıyorsanız onu da belirtebiliyorsunuz. Üstede kısa bir not yazıyorsunuz. Tamamdır, artık sizde ufak çaplı bir teşhircisiniz.

Bazen dünyanın nüfusuna oranla serverı yetersiz kalan sitede karşınıza şöyle uyarılar çıkabiliyor.


http://www.ijustmadelove.com/

Sitede ayrıca fake ilanlarda olabiliyor, mesela Şükrü saraçoğlu stadında Fenerbahçe hakkında ilginç yorumlar veya meclis üzerinde RTE hakkında ilginç çeşitlemeler. Birde geçen gün kadıköyde belirgin bir adreste bir hanım ablanın ismi verilerek böyle bir çeşitleme teşhiri yer bulmuş kendine, sitenin selfkontrol olayı nasıldır bilemiyorum, yani biri gidipte eski kız arkadaşından intikam için ev adresini telefonunu verirse acırım o ablanın haline. Gerçi bunu her yerde yapabilir. Neyse bu endişemden vaz geçtim. İpnelik yapılmak istedikten sonra heryerde yapılır.

15 Ekim 2009 Perşembe

Burning Man


"Kelimelerle ifade edilemeyen" festivalmiş. Gidip görmek lazımmış. Yaşamak lazımmış. Nereye baksam böyle yazarmış. Demişlerki burning man için:

kar amacli bir sponsoru olmayan, sadece gonullulerle yonlendirilen, ko-ca-man bir festival bu. sayilar yeterli bir sekilde ifade edemiyor bunu, ama gene de belirtmek gerekir ki bu sene 50,000'den fazla kisi katildi. bu kadar buyuk, sevgi ve guven hediye etmeye dayali bir festival olmasina ragmen, ortami suistimal eden kisiler azinlikta kaliyor - beni en cok etkileyen yonu de burasi.

henuz kita avrupalilar tarafindan kesfedilmeden once yerliler ayni mekanda* yilda bir kere toplanip ates ve seks temali ritueller yaparlarmis. yeni amerikalilar yerlilerden kurtulduktan sonra bu rituelleri kendi festivallerine donusturmusler. col soguk savas sirasinda ise ordu tarafindan isgal edilip silah denemeleri icin kullanilmis. burning man ilk mekani olan san francisco'daki bir sahile 1990'da artik sigamaz oldugunda, buraya tasinmis.

festivaldeki sanat genelde karmasik ve asiri derin sanattan ziyade, ifade etmek istedigi seyi dupeduz gozler onune seren turde bir sanat. tamami gezilemeyecek kadar buyuk bir mekanin her yonune serpistirilmis sanat eserlerinin yaninda, ortalikta gezinen bir suru evrim gecirmis arac var. bircok insanin giydikleri (ve giymedikleri) de sanat sayilabilecek nitelikte. bunun yaninda kocaman bir parti ruhu var. colun ortasinda kendi kendine yetebilmek, ve sonrasinda hicbir iz birakmadan ortami terkedebilmek festivalin onemli bir parcasi. ayrica her turlu fikre acik olmak, her kafa yapisina sahip insani kabul etmek, iletisim kurmak, saymak ve hatta sevmek cok onemli. dindarindan hippisine, metalcisinden meditasyoncusuna herkes birbirine ahbabiymis gibi davraniyor.

kanimca detaylara cok fazla inmeye gerek yok. hem kelimelerle anlatmak imkansiz, hem de anlatabilsem bile kisisel olarak yasanilmasi gereken bir sey bu. basta kayboluyor insan illaki, ama sonra kendini buldugunda etrafindaki insanlara daha farkli gozlerle bakiyor.
Ekşiden bir entry okudunuz.

Festivalden kareler
Youtubede burning man
Ekşiden entryler

Ve tabiki resmi sitesi:

http://www.burningman.com/

Nasip kısmet artık, ben kendimin orada olabilme hayalini sevdim.


Not. Hippimsi bir festival olsada ekşide yazdığına göre bir hayli pahalı olan bir festival imiş.

9 Ekim 2009 Cuma

Simon's Cat

Facebook'ta bol bol dönen kedi sahiplerinin severek izlediği animasyonun nereden geldiğini öğrenmek için buyrun alttaki adrese...



http://www.simonscat.com/

8 Ekim 2009 Perşembe

Riga - Letonya

Benim için tamamen ekstra bir şehir oldu riga. Planlarımda buraya gelmek yoktu, simultane gezmenin en güzel yanı bu işte, ne zaman ne olacağı belli olmuyor.

Air Baltic havayolu şiketinin boing 737'si ile rigaya ulaştım, kısa ve rahat bir yolculuk oldu. Rigaya geldiğimde bir süprizle daha karşılaştım, bu ülke de kendi parasını kullanıyordu. Neden euroya geçtiniz o zaman diye söylenerekten, letonya parası (Lati ve Santim) ve ingilizcesi kalmadığı için isveççe riga haritasını aldıktan sonra otobüs durağına geçtim. O saatte şehir merkezine ulaşmaktı amacım bu arada saat 22:30 gibi birşeydi. Otobüse bindikten sonra haritada yerimizi bulmaya çalıştım, neden bilmiyorum kimseye sormadım. Ama tahmin ettiğim gibi otobüs şehir merkezine geldi, daha sonrada eski riga'ya. Kalmayı planladığım hostellerin neredeyse hepsi eski rigadaydı. Not defterimi açıp haritada adresleri buldum ve en yakın olan "Friendly Fun Frank's" hostele yönlendim. Güvenliği oldukça sıkı tutuyorlardı ön kapıdan zile bastığımda diafondan boş yer olup olmadığını sordum ve arka kapıdan gelmemi söylediler. Arka kapıya geçtim ve orada da kameradan konuştuk. Zararsız ve gerçekten turist olduğuma karar kıldıklarında yukarıya giriş için kapıyı açtırmayı başardım :) İkinci kapıyıda geçtikten sonra nihayet bu kale gibi hostelin resepsiyonuna ulaştım. Koşullarda anlaştıktan sonra hoşgeldin mahiyetinde seyahatim sırasında içtiğim en güzel birayı ikram etti güzel resepsiyonist bayan. Letonya birasıymış Zelta. Yarım litrelik şişelerde satılıyor ve oldukça ucuz. Bu sırada kapıda karşılaştığım 3 kişiden biri ile muhabbete daldık daha sonra diğerleri ile tanıştım. Finli 'digital arts' okuyan bu arkadaşlarım ile gerçekten çok eğlenceli bir muhabbet çevirdik. Buraya okul projelerinden birini yapmaya gelmişler. Biz muhabbet ederken resepsiyonist hanımda bizim kayıtlarımızı aldı. Aslında hemen uyumak istiyordum çünkü kopenhag'ta birhayli yorulmuştum ancak arkadaşların ısrarı ile hostelin gece turuna katılmaya karar verdim. Odama yerleşip (oda dediğim 14 kişilik koğuş ki en ucuzu bu 7€ :) tekrar bara indim. Önce açık hava çay bahçesi misali bir yere gittik mekan kapanıyor dediler ve bira satmadılar sonra başka bir yere. Yeraltında ufacık bir mekanda adım atacak yer kalmayacak şekilde dolu bir bara girdik. Klasik istanbul barlarından oldukça farklı bir ortam varıdı. Sanki gizli gizli içiyormuşuz gibiydik. Heran polis basabilir bizi de sınırdışı edebilirler hissiyatına kapıldım bir an :) Burada biraz takılıp sonra dolaşmaya çıktık belki daha uygun bir yer buluruz deyi. Yolda bizim laleli yöresinin ortam satan abileri gibi bir genç yanaştı yanımıza zira adeta yolunacak kaz, soyulacak turist havasındaydık. Yinede istanbul tecrübelerimden yararlanarak :P arkadaşı savdık. (daha sonra öğrendiğime göre burada underground diskolar varmış buralara girebilmek için bu tarz elemanlar turist arkadaşlara davetiye dağıtırlarmış, ama bu tarz mekanlar biraz tehlikeliymiş düzgün olsa elaltından dağıtmazlar zaten) Eğlenceli bir şehir turundan sonra tekrar aynı mekana girdik. Birer bira daha attıktan sonra hostele döndük. Hostelde muhabbet ederken resepsiyonist ablanın yahu senin yarın uçağın yokmu yatsana demesiyle saate baktım saat sabah 5'e geliyordu arkadaşlarıma veda edip yatağıma geçtim. Ertesi gün gündüz gözüyle riga'yı gezdim. Gördüklerim arasında en ilginç gelen 'englishrussia.com' sitesinde daha önce gördüğüm köprüye kilit asma olayıydı. Yeni evli çiftler evlendiklerinde köprüye gelir ve asma kilit takarlarmış, parkta ufak bir köprü demirleri üzerinde yüzlerce asma kilit vardı. Bir de eski bir sovyet ülkesi olmasına rağmen hiçbiryerde Orak-Çekiç vya kızıl yıldız gibi şeyler görmedim. Gürcistanın aksine. Ve saat 18:00'deki uçağıma binmek üzere hava alanına geçtim.

Air Baltic'in ilginç ufacık uçağı ile 1 saatlik yolculuk sonunda tekrar tanıdık topraklara döndüm. Artık helsinki'deydim. Burada 2-3 gün kaldıktan sonra tekrar daha da tanıdık topraklara döndüm. Türkiye'ye.

Riga'da kaldığım hosteli bu ülkeye giden herkese ısrarla tavsiye ederim. Çalışanlar, Temizlik, Güvenlik, Rahatlık, Fiyatlar konusunda kesinlikler 10 numara.

http://www.franks.lv/

Not: Gezi yazılarım bitti. Umarım daha çok gezerbilir daha çok yazabilirim. Buraya kadar okuduysanız teşekkürler.

5 Ekim 2009 Pazartesi

Işığı Gördüm

24 Yıl önce bu gün doğmuşumben, öyle kutlama falan adetim değildir pek. Geçen yıllarda yakın arkadaşlarımın düzenlediği kutlamayı saymazsak çok oldu sabahtan hazırlanıp arkadaşlarımı eve toplayıp doğum günü düzenleme olayını yapmayalı, tahmin bile edemiyorum en son kaç yaşında düzenlediğimi . Seneye yapayım ama özendim şimdi böyle anlatınca, gerçi geçen sene de böyle düşünmüştüm. :) Kayda geçsin diye yazdım bunları. Akşam veya yarın bol vakitle yazayım daha pek kısa oldu bu, ama okula gitmem lazım.

29 Eylül 2009 Salı

Kopenhag

Sabahın erken saatlerinde düştüm yola biraz geç çıktım evden, tam olarak ne kadar sürdüğüne 3 gündür dikkat etmemiştim ev ile merkez istasyonu arasındaki mesafenin. Otobüse 10 kala istasyona ulaştım ama önce GOBYBUS firmasını bulmam gerekiyordu hava soğuktu, istasyonda çoğu yer kapalıydı, etraf tenhaydı. Geç kalma korkusunun verdiği adrenalin bana soğuğu o an için hissettirmemişti, otobüse binince farkına vardım soğuğun. Biletimi kestirdikten sonra alelacele otobüse yöneldim, göteborga gelirkenki gibi boş olmasını beklediğim otobüsün, bir hayli dolu olduğunu fazla yer kalmadığını görünce şaşırdım, en arkada 5li koltukta yalnız başına yatan ablanın yanına gittim oturdum biraz toparlanıp en arka köşenin birini bana bıraktı, tam yayılmışken punker bir çift geldi ortamıza oturdu, yinede rahat bir yolculuk oldu benim için. Kesik kesik uyuklamalardan sonra Malmö kentinde kendime geldim, otobüs inenleri indirip binenleri aldıktan sonra tekrar harekete geçti. Bir kaç dakika sonra isveç ile danimarkayı bağlayan o uzun ve ilginç köprüden geçmeye başladık. Öresund köprüsü. Köprü boğazın yarısında ufak bir adada yerin altına bağlanıyor.

Köprü sonunda danimarkaya artık girdik, ilk durak havaalanıydı ben son durak burası diye telaşlanıp inmeye hazırlanırken herkesteki rahatlığa güvenerek tekrar yerime oturdum. Evet son durak burası değildi. Son durak Merkez istasyona oldukça yakın bir bölgeydi. Burada inip şehrin haritasını almak ve tuvalet bulmak için merkez istasyona girdim. Arayıp tarayıp en sonunda haritayı buldum, WC işinide paralı olmasına rağmen kalabalıktan yararlanarak bedavaya hallettikten sonra, karın doyurma faslına geldi zira daha kahvaltı bile yapmamıştım ve saat 12yi geçiyordu. Yine McDonalds'a girip en ucuz hamburgerlerinden iki tane alarak kahvaltı olayınıda hallettim. Kapitalizmin neferi McDonaldslar ucuz hamburgerleri ile kurtarıcım oldu iskandinav ülkelerinde. Daha sonra istasyon içinde kenarlardaki banklardan birine oturup haritamı açtım ve gezimi planlamaya koyuldum. Akşam kalacağım yeri Couchsurfing'ten ayarlamıştım, sağolsun yardımsever bir danimarkalı arkadaş evinde 4 misafir olmasına ve hiç kalacak yer olmamasına rağmen kendi yatağını bana verip kızarkadaşında kalabileceğini söyledi. Haritada bu evin yerinide bulduktan sonra artık şehri gezebilirdim.


Uzun uzun şehrin sokaklarında yürüdüm, klasik bir iskandinav şehriydi, hayır iki günde iskandinav uzmanı olmadım ama stockholm, helsinki, göteborg, kopenhag hepsi birbirine yakın mimariler kanallar vs vs. Bu şehir nispeten daha karmaşıktı diğer şehirlere göre ve birazda pis ancak yinede istanbulla karşılaştırdığımızda çiçek gibi. Müze vs ıvır zıvır olaylarını gezdikten sonra artık buraya gelmekteki asıl amacım, en çok görmek istediğim yer olan Christiania'yı haritadan bulup doğruca oraya yöneldim. Tamda tahmin ettiğim gibiydi gayet özgür huzurlu görünüyordu özgür şehir christiania. :) Bilen bilir ne demek istediğimi. bilmeyende araştırıp öğrenebilir. Orayıda gördükten sonra şöyle ilginç bir olay yaşadım ondan bahsedeyim: Her yerde fotoğraf çeken japon abiler, her zamanki gibi heryerdeydiler, christiania'da fotoğraf çekmek yasaktır, ve girişte kocaman fotoğraf çekmek yasaktır işareti vardır, bu japon abiler ablalar girdiler ve bu işaretin foğrafını çekmeye başladılar üstüne onları uyaran abiyide fotğrafladılar. Hatta gün içerisindede kanallardan birinin köprüsü üzerinde manzarayı izlerken şöyle de bir olaya tanık oldum :) Bir kadın kameraman ve bir muhabir abi sanırım belgesel vari bir olay çekiyorlardı, yine bir japon turist gurubu geldi ve önce abiyi sonra kameraman ablayı fotoğraflamaya başladılar, tabi ikiside afalladı önce sonra çekimi durdurdular beklediler gurup gidince devam ettiler. :)


Christianiadan ayrılıp kalacağım adresi bulmak üzere yola koyuldum çok zor olmadı evi buldum, ev sahibi ile ve ev ahalisi ile tanışıp biraz muhabbet ettik ancak sanırım işi olduğundan pek kalamadı kendisi, bende günün verdiği yorgunluk ile biraz uyuklamışım. Evde süper oyuncu ve bir o kadar zeki bir tavşan ve 5 tane sürüngen ve benim dışımda 4 couchsurfer ile o geceyi geçirdim. Ertesi gün akşam üzeri Riga/Letonya'ya uçağım olduğundan erkenden çıkıp yine şehri dolaşıp christiania'ya veda edip, hava alanına geçtim. Süper temiz, konforlu, Kibar çalışanlarıyla kopenhag havaalanına hayran olduktan sonra danimarkaya tekrar geleceğim diyerek veda ettim.

Bir sonraki durağım Riga/Letonya.

http://tr.wikipedia.org/wiki/Christiania

27 Eylül 2009 Pazar

Göteborg

Arkadaşım ile buluştuktan sonra o afallamayı üzerimden yavaş yavaş atarak göteborg sokaklarını kendimde eskitmeye başladım. İlk izlenim olarak düzenli temiz kozmopolit bir şehirdi. Etraf sarışın isveçliler ağırlıkta olsada esmer abi ve ablalarda azımsanmayacak kadar fazlaydı. Etrafı şöyle bir turladıktan sonra arkadaşımın isveç gettolarından :) birinde olan evine gittik. Bölge nispeten göçmen bölgesi olduğundan kendimi pek isveçte gibi hissedemesemde etrafın temizliği ve coğrafi özellikler nerede olduğumu hatırlatıyordu. Kocaman kocaman kaya blokları ve ağaçlar heryerde. Her tarafımız yemyeşil. İstanbulda o kadar binanın arasında yabancı gibi duran ağaçların tersine burada binalar yabancı kalıyor ortama sanki. Olması gerektiği gibi. Eve çıkıp duş aldıktan sonra yatağımdan ayrı geçen bir sonraki gece oturma odasındaki siyah deri koltuk üzerinde olacaktı.

Sonraki gün arkadaşım sağolsun beni yalnız bırakmamak için okulu kırmış, bahane tabi. Bu bahanenin arkasına sığınarak şehri iyice gezdik. Bu akşam kendi bölümünde geleneksel 'beer tasting' olayı olduğundan akşama doğru kendi bölümüne geçtik, okuduğu bölüm olarak her yıl yapılan bu olayda yıl boyunca lab mutfağına alınacak bira markası seçilecekti sanırım. Toplam 7 ayrı bira sıra ile denenecek önlerinde bulunan kağıda bu biraların tadı ve bölüme uygunluğu hakkında notlar verilecekti. Oldukça ilginç ve eğlenceli bir organizasyondu. İnsanları birbirine kaynaştırmayı biliyorlar. Bu olayın ertesinde ise tüm yabancı öğrencilerin davetli olduğu üniversitenin düzenlediği partiye katıldık beraber. Sonuna yetişsekte benim açımdan gayet eğlenceli geçen bir parti oldu. Ve bir gün ve gece daha böyle geçti isveçte.

Ertesi gün kendim çıktım sokaklara, istasyona gidip şehir haritası edindikten sonra uzun bir yürüyüşe başladım. Şehrin ana arterlerini bol bol adımladım ve sağımda solumda gördüğüm bedava olan tüm müze, park vs gibi yerlere uğradım. Aralarında en eğlenceli olanı ismini hatılayamadaığım ama lunaparkın yanındaki güzel bir mimariye sahip (Dünya kültürleri müzesi olabilir) binadaki 'Bollywood' isimli sergiydi. İçeride Nintendo Wii ile dans yarışması yapabiliyor, Karaoke ile hint film müziklerini söylemeye çalışabiliyor hatta 3D teknolojisi ile kendini bir hint filminin içerisine dahil edebiliyordun, gördüğüm en kapsamlı ve eğlenceli kültür sergisi olmuş. Sergiden sonra müze ile ilgili bir ankete katılarak oradan ayrıldım. Üniversiteye çok yakın olduğumdan oraya geçmeye karar verdim orada arkadaşımla buluşabilirdim. Yolda gelen telefonda arkadaşım isveçte yaygın olan 'afterwork' geleneğinden bahsediyor ve katılalım diyordu, tamam dedim ve merkezde buluştuk. Uzun aramalardan sonra bir yere girdik, türke benzeyen iri kıyım bir badygard tarafından yaşlarımız kontrol edilip onaylandıktan sonra dışarıda tıklım tıklım kalabalığın arasında bir yere oturduk ve afterwork olayına dahil olduk. Mevzu şöyle işliyor, iş çıkış saatlerinde kafeler açık büfe yemek sağlıyorlar siz sadece bira alarak atıyorum 15:00-19:00 arası açık büfeden ücretsiz yararlanabiliyorsunuz. İsveçte saat 18:00'den sonra ağır alkol bulunmuyor, yani maksimum %5.9 bulunabiliyor üzerinin satışı yasak. Sadece devletin işlettiği alkol satış merkezlerinden alabiliyorsunuz, bu marketler çeşit bakımından oldukça zengin, efes dahi var. Bir önceki gün buradan biralarımızı aldığımızdan afterwork ertesi ucuz bira için yine buraya yöneldik ancak yaklaştığımızda içerisinin aşırı kalabalık hatta dışarıda kuyruk olduğunu görünce az alkollü bira ile yetinmeye karar vererek Seven Elevenlardan birinden biralarımızı alıp şehrin ortasındaki parklardan birinde kanal kenarında oturup muhabbetimizi yaptık. Ve bir günde böyle geçti. Bu günün akşamında ucuz bilet bakıp Kopenhaga gitmeye karar verdim. Ve Kopenhagtan helsinkiye bulduğum biletin birde riga/letonya üzerinden aktarma yapması sayesinde rigayıda görmüş oldum.

Sonraki gün, okuldaki türk arkadaşlar adalara gideceklerini söylediler bizde sonradan katılırız diyerek ada olayına girmeye karar verdik, ancak öncesinde methini çok duyduğum ikinci el marketine gidelim dedik, ikea gibi bir market reyon reyon ayrılmış ve ikinci el eşya satıyor, bu merakı olanlar için tam bir cennet, kıyafetten mobilyaya herşey var, ancak sadece haftanın bir günü belli saatler açık. Merakla gezimizi tamamlayıp, zaten huzurlu olan kentin dahada huzurlu bir kısmına adalara geçtik, ada içerisinde uzun uzun yürüdükten sonra onlarca olan adalardan birini keşfetmenin keyfi ile ve karnımızdaki taze elmanın verdiği doygunlukla geri dönüş vapuruna bindik. Elma olayı şöyle oldu etraf zaten sahipsiz elma ağaçları ile dolu bir de üstüne bir ada sakini sağolsun elmaları toplamış ve lütfen alın diye bir yazı eşliğinde yolun kenarına koymuş, e bizde kıramadık aldık tabi. Günü akşamında 'beer tasting' olayında tanıştığım isveçli bir arkadaş evinde verdiği toplaşma olayına bizide davet etti ve bu olaya katıldık, isveçli olan arkadaşlarla uzun uzun muhabbetler sonucu bir gece daha bitti. Aslında tam olarak bitmemişti, oradan çıkıp göteborgun gözde mekanlarından 'sticky fingers' diye bir gece kulübüne gittik ama ertesi gün erkenden otobüsüm olduğundan fazla takılmadık.

Ertesi gün 08:35'te kopenhaga otobüsüm vardı ve yolda olacak olmanın verdiği heyecan ve belirsizlik ile uykuya daldım.

23 Eylül 2009 Çarşamba

İsveçe Doğru Vol.2

Kamarama indiğimde amacım yatmaktı ancak siyahi abilerden bir tanesi geminin freeshopundan 2 litrelik kutu şaraplardan almış içiyordu, beni de davet edince beraber içmeye başladık ve tabi içki yalnız gitmiyordu derin mevzulardan konuşmaya daldık, uzun uzun konuştuk iyi bir adamdı, ismi GAF idi takma adı tabi. Kendisi aslen kamerunlu ancak helsinkide öğrenciymiş ve bitirme tezini yazmak üzere geziyormuş, kopenhagta arkadaşlarını ziyarete gidiyormuş. Çok çalışmak ve kazandıklarını keyfine göre harcamak üzerinde aynı fikirleri paylaşarak muhabbetimiz sürerken diğer siyahi abi geldi onun ismini hatırlamıyorum, ancak tam bir müslüman zenciydi, OZ dizisinden fırlamış gibiydi, vurgulu, elini kolunu sallaya sallaya konuşuyordu, koca koca altın sarısı takıları vardı, neyse biraz beraber içtikten sonra (ki müslüman abi içmedi şarabın haram olduğunu söyledi) hayatını yaşamak konusunda çok gaz olan GAF'ın gaz vermesi ile yukarı çıktık, söylediğine göre bu gemide gece hayatı pek renkliymiş, neyse çıktık yukarı saat 12:00 civarıydı. Gece GAF'ın söylediği gibi pekte renkli değildi klasik disko ortamı insanlar içmiş yürüyemeyenler, sızanlar, birbirlerine kur yapanlar, daha da ileri gidenler, birbirlerine sarkanlar (ki bunların başında iki kro türk geliyordu) vs vs... Gecenin en kayda değer olayı şöyle gelişti; ben bir masada yayılmış otururken kro türk abilerden biri gözüne sarhoş bir kızı kestirip yanındaki masaya gelip oturdu ve diğer kro elemana göz işareti yaptı bende bu arkadaşları izliyorum bakalım ne yapacak diye, neyse yana dönüp bakmalar, bir şeyler sormalar falan ama kız uçmuş umrunda değil, sonra arkamdan bir hışımla OZ'dan fırlamış abi geldi bana selam çakıp bu sarhoş kızın kolundan tutup piste götürmeye çalıştı kız direndi bu zorluyor, sonra kızın arkadaşları geldi içlerinden tüyü bitmemiş ama semiz bir delikanlı bizim bu OZ fırlaması abiye birşeyler dedi sonra bir baktım bizim abi gürlüyor, o kadar sesli müzikte ettiği küfürleri duyuyorum, neyse diğer eleman tırstı biraz ama olayı anlamamışa vuruyor bir yandanda, bizim abide uzatmadı gelip mevzuyu anlattı böyle böyle gece geçti.

Sabah 08:30 gibi GAF uyandırdı kapının kapanma sesiyle. 10 dk sonra geldi yukarıda manzara çok güzel isveç kıyılarına geldik dedi, toparlanıp yukarı çıktım. Oturup manzaranın tadını çıkardım, sahilde adacıklar üzerine inşa edilmiş şatoların arasından sonunda isveç'e ulaştık. Artık stockholm'deydim. Girişte pasaportuma bakarlar diye düşünüyordum açıkçası ama ne pasaport görevlisi ne de polis vardı etrafta. Avrupa Birliği sınırları içinde ilk defa olmanın acemiliğinin verdiği tedirginlikle attım ilk adımlarımı isveçte. Limandan şehir merkezine gemiden 3 küsür euroya aldığım otobüs bileti ile ulaştım.

Otobüs limandan terminale geldi direk. Burada hem tren istasyonu hemde otobüs garı aynı yerde. Hemen internet olayını aradım, kendi bilgisayarımdan giremeyince yarım saati 26 isveç kronuna (Yaklaşık 3€) istasyon içinde biryerden bağlandım, plansız bir yolculuk olduğundan couchsurfingten olumlu yada olumsuz bir yanıt gelmemiş, zira dün yazabilmiştim. Burada kalan bir arkadaşım vardı fakat neden bilmiyorum kafamda sanki o istanbula dönmüş gibi bir kanı oluştundan aramak aklıma bile gelmedi, daha doğrusu gelen düşünceyi kovaladım. Edindiğim Stockholm haritasında mevcut hostellerin yerlerini işaretleyip telefonlarını yazdım. Hava ilginç bir şekilde sıcaktı, yorgundum, çantam ağır geliyordu ve akşam kalacak yerim kesinleşmemişti. Göteborgta yaşayan arkadaşımı arayıp yarın musaitmi diye sormaya karar verdim, ancak bu isveç yöresinin ankesörlü telefonlarını kullanabilmek için profesör olmak gerek sanırım, yapamayınca backpacker bir iki gençten yardım istedim... Hayır onlarda yapamadı üstüne üstlük makine yaklaşık 3 Euromu yedi. Etrafıma baktım ve bir otobüs firması gördüm. SWEBUS Express. Göteborga ilk otobüsü sordum, sonrada en ucuz otobüsü ikiside aynı otobüstü ve yarım saat sonra kalkıyordu, biraz düşündükten sonra açıkçası stockholm'ü çok da merak etmediğimi farkettim ve biletimi aldım. Kısa bir bekleme sırasında yaptığım kahvaltıdan sonra otobüse bindim, Burada en ucuz ulaşım olmasına rağmen otobüslere pek talep yok, heralde en uzun mesafe için kullanan bendim, zirabenim dışımdaki kitle sürekli değişti. Otobüs koltuklarında numara yok istediğin yere oturuyorsun, yol üstündeki neredeyse tüm şehirlerde durarak yaklaşık 5 saatlik bir yolculuktan sonra göteborga vardım. İşte bir bilinmez daha başlamıştı arkadaşıma nasıl ulaşacaktım, otobüsten inip o neredeyim ben afallamasını atlattıktan sonra (ki bu afallamayı çok seviyoum)tren istasyonuna benzeyen binaya yöneldim, o saçma ankesörlü telefona bir iki euro daha kaptırıp ama arkadaşıma ulaşabilmekti niyetim. Ancak kapıdan girer girmez bir mucize arkadaşım karşımda o kadar afallamışım ki meraba deyip geçtim sonradan idrak edip sarıldık birbirimize. Meğer otobüste attığım facebook mesajını almış ve gelmiş.

Burada şöylebir şey yazmak istiyorum, helsinkide galerilerdden birinde şöyle bir reklam vardı, Mercedes reklamı: Beyaz bir fon üzerinde iki küçük kare fotoğraf, altında "Uçak ile yolculuk" yazıyordu. Sonra yanında yine beyaz fonda ilk ve son karesi aynı küçük kare fotoğraf olan, ancak o iki kare fotoğrafın arasında onlarca kare fotoğraf bulunan kompozisyonun altında ise "Mercedes ile yolculuk" yazıyordu. İşte buydu aradığım, ben hedefi değilde hedefe gitmeyi giderken birşeyler yaşamayı seviyorum, yolda olmayı seviyorum yani.

Bundan sonra Göteborg'ta yaşam var. :)

20 Eylül 2009 Pazar

İsveçe doğru... Vol.1

Pazartesi günü bir önceki gün ders seçmenin verdiği yorgunluk ile benim için geç başladı, sıcak yatağın tadını çıkardım zira önümüzdeki günlerde yaklaşık 10 gündür yattığım ve artık yavaş yavaş alıştığım yatağımda yatmayacaktım. Kalktığımda saat 12.00 olmuştu, kalkarkalkmaz toparlanma işlemlerine giriştim bugun gitmekti kararım, önce Stockholm sonrada Göteborg olmak üzere İşveç'e kısa bir tur planladım. Eşyalarımı toplayıp teyzemin yanına gittim, kahvaltı ve ardım faslından sonra tren saatlerine baktık, gece 23:50 treni en mantıklı görünen seçenekti. Kaba planı yaptıktan sonra kannus'ta son günüm kısaca şöyle geçti. Saat 15:00 gibi teyzem beni kumsalı ile meşhur bir sahil kasabasına götürdü, gerçekten gittiğimiz yer iskandinavyanın genel sahil profilinin dışında daha çok bir akdeniz sahili havasında bir yerdi. İncecik kum ve çam ağaçları, sadece deniz farklı daha pis ve bulanık. Tabi birde buz gibi, marmaranın bile denizine giremeyen ben bu iskandinav sularına ayağımı bile sokamam sanırım.

Biraz dolaştıktan sonra kannus'a döndük, geldiğimizde saat hala erkendi, gündüz gözü ile gezemediğim Kokkolaya gidelim dedik, gittik, yine göremedim, zira vardığımızda yine akşam olmuştu neyse artık başka bahara. Eve gelip son hazırlıklar vs vs... Saat 23.30da evdençıkıp trene bindim, en arka vagonlardan birinden bindiğimden uzun bir yoluluktan sonra koltuklu vagonlardan birine ulaştım, en ön koltuklar birbirlerine bakıyordu ve boştu oraya yayıldım, ayakkabılarımı çıkarıp ayaklarımı önündeki koltuğa uzattım ve gözlerimi kapadım, bilet kesen görevli dışında sabaha kadar deliksiz bir uyku çektim. Yatağımdan uzak 1. gece trende geçmişti. Sabah 5.30 gibi uyandım ufukta gün ışıkları belirmeye başlamış, ortalık aydınlanıyordu, ancak sabah serinliği etkisini hayli gösteriyordu, trenin kaloriferleri neden bilmem çalışmıyordu yada yetersizdi. Gittim kahve aldım, içten ısınayım dedim, teyzemin üşürsem diye verdiği polar battaniye ile kahvemi alınca yolda olmanın keyfini çıkarmaya başladım. Sağımda ve solumda tarlaların üstleri insan boyunu geçmeyen bir sis tabakası ile kaplanmıştı, 13. Savaşçı filmini hatırladım. Pazartesi sabah olduğundan trene helsinki civarlarında oturan çalışanlar biniyordu sürekli, bir anda tren kalabalıklaştı. Helsinkiye vardığımızda istasyonda bir iki fotoğraftan sonra ilk hedefim olan Vikinglines'ın limanına doğru yola koyuldum, gideceğim yeri bilmesemde bir önceki gün google earthten (büyük rahatlık :) ) şehre kabaca baktığımdan, kendimden emin bir şekilde yürümeye başladım. Yolda gördüğüm zor iş yapan genç kızlara hala şaşırıyordum, TR'de sadece erkeklerin yaptığı işleri burada kızlarda onlar gibi yapıyordu. (Çöpçülük, otobüs şoförlüğü, bira kamyonu sürme gibi) Birde nakliye arabasında kafa sallayarak giden metalci abiler var tabi. Vikinglines binasına vardığım saat 07:54'tü. Binada kimselerin olmaması binanın saat 09:00'da açıldığını farketmemi sağladı. Limana gelirken, liman meydanında gördüğüm kahvaltı yapan insanlar aklıma gelince oraya gidip kahvaltı olayını halledeyim dedim. Gittim 8€ ya hallettim, bir daha da bu şekilde halletmemeye karar verdim :) İskandinav ülkeleri muazzam fiyatları ile belimi büksede Helsinki sabahında limana karşı yediğim krep ve kahvenin zevkini almamı engelleyemedi.

Kahvaltıdan sonra gidip biletimi aldım, planda bilet 29€ görünüyordu fakat birde kamara ücreti ve hizmet ücreti ödemem gerektiği söylenince bir anda 52€ öderken buldum kendimi. Başka çare yoktu, zira kahvaltı yaptığım kafede gençlere isveçe gitmenin en ucuz yolu nedir dediğimde direk Vikinglines demişlerdi. Sonradan gemide tanıştığım GAF adlı siyahi abidende bu bilgiyi doğruladım. Bilet işi hallolmuştu akşam 17:30 gemisi ile Fin karasularından ayrılacaktım, akşama kadar çok vaktim vardı, limandan aldığım şehir harritasını açarak gezi planı çıkardım, müzeleri, alışveriş merkezlerini işaretledim.

İlk hedefim yakında olan kızıl kiliseydi, gittim gördüm bir numarasını göremedim, beyazına gitmeye karar verdim, onu da gördüm, bu daha etkileyici geldi zira içinde hayatımda gördüğüm en büyük org'u barındırıyordu, birde girişimde dev bembeyaz sütunlar ve bigbrother is watching you hesabı kabartmaları vardı. Kısaca gezdikten sonra şehir merkezinde istasyon karşısında olan müzedeki "picasso" sergisini gezmek üzere oraya yöneldim, vardığımda gördümki sergi henüz açılmaıştı, 18 Eylülde açılacaktı. Bende etrafı dolaşmaya başladım, alışveriş merkezlerini, dağcılık, kampçılık ürünleri satan yerleri gezdim, belki kampanya vardır ucuz birşey düşürürüm diye fakat nerde, iskandinavın ucuzu bile türkiyeden pahalı. Yinede ihtiyacım olan bir iki birşey aldıktan sonra, doğal tarih müzesini gezeyim dedim, yine yol üstünde bulunan alışveriş merkezlerini gezerekten müzeye vardım. İçerde çok kibar bir görevli öğrenciysem müzenin ücretsiz olduğunu söyledi, kimliğim yanımda değil dedim, öğrenciysen sorun değil dedi gülümseyerek. Eşyalarımı emanet dolabına bıraktıktan sonra fince ve isveççe anlatımları olan başlangıçtan günümüze olan sergiyi numaralandırılmamış, neyin ne olduğu anlaşılmayan bi ingilizce textten takip ederek gezdim. Daha önce hep filmlerde gördüğüm tyrannosaurus'un dev boyuttaki iskeletinin maketini görmek heyecan vericiydi. Sonra diğer katlarınıda gezdim, finlandiyada yaşayan neredeyse her canlının (böcek balık dahil) doldurulmmuş/dondurulmuş halini gördüm, çok başarılıydı. Geyiklerin gerçekte ne kadar büyük olduğunu görünce geyik kazalarının neden ölümcül olduğu konusu aydınlandı kafamda. Keyif verici gezimden sonra müzeden çıktım, sağda solda gezindim, parklara gidip oturdum, insanları gözlemledim. Daha sonra liman yakınlarında bir kafeye giderek WC, Kahve ve internet ihtiyacımı giderdim, Stockolm için mesaj attığım couchsurfing üyelerinden cevap gelmemişti. Neyse hala bir günüm var deyip toplandım ve gemiye yollandım.

Saat 17:17 de gemiye giriş yaptım. Gemi genelde kabataş sahilinde görmeye alıştığım cinsten büyük bir yolcu gemisiydi. Vikinglines'ın Gabriella adlı gemisi. Oda numaram 2107 idi. En ucuz sınıf olduğundan meğer geminin en alt katındaymış, in in bitmedi. Odamı bulduğumda ise ilk defa kullandığım kapı açma sistemini çözmeye çalışırken içerden kapı açıldı, kamara arkadaşlarım iki tane siyahi abiydi. Kapı konusunda yardımlarını aldıktan sonra kamarama yerleştim. Gerekli bir iki eşyamı alarak yukarı gemiyi keşfetmeye çıktım. Gemi limandan çıkmak üzereydi, bir iki fotoğraf çektim. Sonra geminin ana barını ve şov salonunu buldum, burası geminin en arkasında oldukça yüksek bir yerdi. Biramı alıp arkayı gören en ön koltuğa yerleştim ve işte o anda hayatımın en keyifli anlarından birini yaşamaya başladım, tadını gerçekten beğenerek içtiğim hoş kokulu Lapin Kulta fin birasını yudumlarken, fonda çalan Dido ve bir şehri gemiyle terketmek, sıkıldığımda keşke o ana geri dönebilsem diyebileceğim anlardan birini o an yaşadım. Orada uzun uzun oturdum. Artık hava yavaş yavaş aydınlığını yitirmeye başladığında uyuma amaçlı olarak kamarama indim ve güzel bir uykuya daldım. Yatağımdan ayrı ikinci gecem gemide geçecekti.

13 Eylül 2009 Pazar

Bandista! Bandista! Nedir!


Sağdan soldan çok duydum son zamanlarda bu gurubu, ancak o kadar yoğundum ki nedir ne değildir bir türlü bakamamıştım neyse hazır kannusun sakinliği içindeyken bakalım dedim neymiş.

Sitelerinde şöyle başlayıp devam ediyorlar:

Darbeler, müdaheleler, politik ve kültürel işgaller ‘sorgulanamaz’ iktidarlarlarını ezicilikleri, şiddetleri ve yarattıkları acılar ve galibiyetleri ne düzeyde olursa olsun, tam da toplum ve mağluplar nezdinde meşru, haklı, kaçınılmaz ve yahut hegomonik kabul edildikleri anda tesis ederler.

devam için buyrun siteleri:

http://tayfabandista.org/

Ekşide ne demişler:

Bandista

Çıkardıkları albümlerini sitelerinden ücretsiz olarak indirip dinleyebilirsiniz.



Bu önceki albüm:

de te fabula narratur

Bu da son albüm:

paşanın başucu şarkıları

9 Eylül 2009 Çarşamba

Eskilerden Geliyor: Terrmodinamiğe Çalışmadım


Geçen dönem bir termo sınavı sonrası yazmışım bu yazıyı:

Geceden başladım güne porco rosso'yu izlerken uyuya kalmışım sabah saatin biiip biiip biiip sesiyle uyandım önce snooze tuşuna bastım erteledim alarmı, herzamanki gibi yastığa yüzümü koymuştum kuştüyü olan sağda silikon olan solda çift yastıkla yatıyorum, birine kafamı koyup diğerine sarılıyorum, derken ikinci biip biip biiip alarm tekrar snooza bastım, saat 8.20ye kurmuştum erken kalkıp bir haftadır çalışmadığım o termodinamik ikinci vizesine çalışacaktım, derken 3. kez biip biip biip ve yine snooze, bu saate nerdeyse 2 yıldır sahibim ama hala kaç dakikada bir snooze yaptığına dikkat etmedim, 9 veya 10 galiba 8de olabilir, sonnynin vintage radyolu çalar saatlerinden, bundan sonra artık programlı olucam erkenden kalkıcam gazını kendime vermelerimden birinde o gaz ile almıştım bu saati 27 milyona 5 taksitle kozyatağı karfur sonyden. derken 4. kez biip biip biip, yine snooze tabi, sonra yine biip biip beklerken telefonun alarmı ile irkildim, onuda erteleme amaçlı elime aldım ancak yes'e mi yoksa no'ya mı basacaktım hatırlayamadım erteleme için no'ya bastım meğer kompile kapatan tuş imiş. neyse son kez çalar saatimin alarmı ile uyandım, artık kalkmalıyım diye düşündüm saat 9.22 olmuştu artık ve 14de vizeye girecektim. önce perdemi açtım koyu kahve renkli olduklarından içeri ışık az giriyordu açmamla içerisi aydınlandı yatağımda yatan kedim miymiylenerek uyandı gerindi yataktan atladı ve mama isteme amaçlı olduğunu tahmin ettiğim miyiklemelerrine devam etti baktım ne mama var ne su hemen verdim tabi. mamasını yerken çıkardığı kıtır kıtır sesleri eşliğinde odama baktım çok dağınıktı, iki gün önce kedimin döktüğü, daha önceden kavanoza koyduğum kornfleksler hala yerde idi, üzerine basıyordum, geçen gün ben yokken devirdiği mama kavanozundan elimle alamadığım mama parçaları da yerdeydi, eve yorgun geldiğimde çıkarıp attığım pantolonum donlarım çoraplarım tişörtlerimde yerdeydi, kabaca toplasammı diye düşünürken bilgisayarın başına oturdum hala porco rosso açıktı zira dün onu izlerken uyuya kalmıştım kaldığım yerden devam etsemmi diye düşünürken maillerime, facebooka lastfme ve deviantarta daldım, ubu için bir iki albüm indireyim dedim, ubuda sık sık çaldığım jazzflora albümünün başka versiyonları varmı diye aratmak geldi aklıma, hemen yaptım google a jazzflora +rapidshare yazdım çıktı iki album daha varmış, sonra lastfme girdim arattım benzerlerini bulayım dedim baktım bir iki birşey buldum, tüm bunları yapmak yerine termo çalışıyor olmam lazımdı, sonra turkboard a girip oradan jazz, nujazz vs turlerde çeşitli albumler indirmeye koyuldum, neyse hepsini flashgette listeye attım bir yandan da kahvaltı yapayım dedim, annemin mersine dönmeden önce yaptığı buzluğa koyduğu katmerleri yeme amaçlı mutfağa gittim üzerimde hasta olmaktan korktuğum için iki gün öncesine kadar hala giydiğim içliğim ve tişörtüm vardı, içliğim belimden düşmüş donum gözüküyordu mutfağa girer girmez perdeyi çekme amaçlı hızla pencereye giderken terlik giymediğimi fayansların soğunu hissedince anladım, gittim terlik giydim, annem için aldığım kızarkadaşımın genellikle giydiği ki bu genellikle genelde benim zorlamamla oluyor, kırmızı bayan terliğini giydim ayaklarıma çok ufak geldi tabi ama neden bilmiyorum büyük olanları giymedim onları giydim, sonra ocağı yaktım, bir yandan da yeni yeni içmeye başladığım filtre kahve için ocağa su koydum, bu arada filtreli bardağa ne kadar koyulacağını bilmediğim için kafama göre kahve koydum (2 tatlı kaşığı) bu arada tava iyice kızdı buzluktan çıkardığım katmerleri kızgın tavada bir güzel kızarttım ve geçen gün keşfettiğim tarzda onları sıkma haline getirdim. içine peynir ve domates salçası koyuyordum. tavsiye! Kahvemi zeytinlerimi ve katmerlerini tek seferde elime aldım ve odama geçtim, önce my name is earl izlemeyi düşündüm sonra baktım altyazısı hala çıkmamış son bölümün, 25. bölüm. ne izlesem diye düşünürken porco rosso tamamen aklımdan çıkmıştı, filmler klasörüne baktığımda anime klasörü dikkatimi çekti ve porco rossoyu hatırladım, kahvaltımı yaparken, porco rosso izlerken hala termo çalışmadığımı farkettim, planım kahvaltımı bitirip bir duş alıp çalışmaya oturmaktı, saat 11 olmuştu bu arada, tüm bunlar için iki buçuk saatim vardı uzun bir süre, kahvaltım çabuk bitti porco rosso bitmedi, saat 11.50 gibi bitti fena değildi film, sonra facebook, sosyomat, lastfm, ntvmsnbc sitelerini sırasıyla ziyaret ettim, ve tam kalkıp duş alacakken ki yemekten sonra hemen duşa girmeme sebebim ev arkadaşımın duş alıyor olması idi, elektrik kesildi zira ben şimdiye kadar olan herşeyi yaşarken fonda dışarda çalışan delicinin sesi yankılanıyordu, dışarda konuşan mahalleli komşu teyzelerimden kulak misafiri olduğum kadarı ile elektrik kablolarını yeraltına taşıyorlardı. Mantıklı yapılması gereken birşeydi ancak şimdi değil zira bende termo notu yoktu ve ben internetten indiririm diye düşünüyordum, ama artık ne bilgisayar ne internet vardı, neyse panik yapmadım, tersine çok rahattım, duşumu alır okula gider giderkende notumu alırım diye düşündüm, duş almaya giderken elektrik olmadığından mum ve annemden mi yoksa kız arkadaşımdan mı bilmiyorum kalan çakmağı ve birde kibrit aldım yanıma (sigara kullanmadığımdan bende bulunmaz çakmak pek) havlumu sırtıma atıp banyoya girdim, soyundum tam küvete girecekken kombininde elektrikle çalıştığını anımsadım, olsun bi bakayım amaçlı suyu açıp baktım evet elektrik yok iken kombi ısıtmıyormuş sanırım ilk ateşlemeyi elektrikten yapıyor meret.. neyse geri giyinip odama geçtim kolonyalı mendille biraz silindikten sonra temiz çamaşır giyip evden çıktım, evden çıktığımda biraz rahatsızdım tedirgindim, kirli olmaktan mı bilmiyorum. Neyse mp3 çalarımı açtım kulaklığımı taktım, the orb'dan nitrogen pt.1 adlı parçayı dinlemeye başladım ancak bi türlü şarkının içine giremedim inatla denedim defalarca aynı parçayı açtım o kadar ki evden motor iskelesine gelene kadar hala aynı parçayı dinliyordum. Motora binmeden akbil yükledim. Pencere kenarı olsun istedim oturacağım yer, gittim pencere kenarına oturdum, hoş bir bayan vardı arkamda, neyse müziği dinlerken ubu için aldığım gerilla pazarlama kitabını inceledim, en baştan başladım okumaya yazarın teşekkür ettiği kişileri okudum neden hep karısına çocuğuna teşekkür eder bu adamlar diye düşündüm, sonra önsöz sunuş vs, hepsini okudum bir yandanda acaba ne diye okuyorum bunları diye içimden geçirdim, önsöz bittiğinde hala termo çalışmamıştım, ve motor beşiktaşa ulaştı, iskele çıkışında tadelle dağıtıyordu gerillalar, iki adet aldım beyaz sütlü çikolata çıkarmışlar. Karşıdan karşıya geçerken taksinin önüne atlayıp geçtim tırstım ama tırmamış gibi yaptım hızlıca ışıklardan geçtim ve star fotokopiye uğradım, termo notlarının son kısmını aldım, molier diyagramı varmı dedim bizde olmaz dedi 50 mt ilerde bilmemne yerde var ordan al dedi, tamam dedim 2.4 tl verip çıktım, baktım 50mt ilerde biryer göremedim okulda vardır heralde dedim otobüse bindim, özel halk otobüsü idi her otobüse biniğimde kaybettiğim ve ietttnin o kalabalığını çekmemek için tekrar çıkartmadığım öğrenci akbilim aklıma gelir, yine geldi aklıma, neyse aktarma yaptı 4.05 tl kalmış akbilimde. en arka koltuğun ortasına oturdum otobüste zira iki durak sonra inecektim, kolaylık olur dedim, öylede oldu. Otobüsten indim saat 13.39 olmuştu hala termo çalışmamıştım, 20 dk vardı, okula girdim, kantine geçip bir su aldım sonra fotokopiciye gittim sordum molier diyagramı var mı? Bizde olmaz kırtasiyeye sor dedi, gittim varmış, bir tane aldım 3 tl için 50tl bozdurdum. ve sınıfa çıktım sınıf çoktan dolmuştu, dışarda bekledim hocayı, başka bi sınıfa yolladı oraya geçin dedi, geçtim , 6. sıraya oturdum, sonra gelmeyen çok kişi olunca sınıfları birleştirdi hoca, bu seferde tıklım tıklım oldu sınıf neyse bir şekilde başladık hala çalılşmamıştım, neyseki defter açık sınavdı, ikinci soruya kanım ısındı ondan başladım iyi de gidiyordu çünkü çok benzeri defterde olan bir soruydu, sonra hızla soruyu çözerken bir anda sorunun otto, defterdekinin diesel çevrimi olduğunu farketmemle yıkıldım, yılmadım ilk soruya baktım uzun uzun notlarımı araştırdım benzerini buldum sanki ama ı ıh olmuyor bu da olmadı sonra arkadan bir ses geldi:
- hocam kaç dakika var?
-10dk. toparlanın.

toparladım ve çıktım, kantinde ekmek arası kroket ve ayranın ardından ubuya geçtim, 129T ile.

Dipnot: Termodinamiği C ile geçtim.

Kannusta Yaşam Vol.2

Geleli henüz 1 hafta olmadı ancak sıkıldım açıkçası, bu saatlere kadar (15.00) iş ile meşgul oluyorum ancak bu saatten sonra yapıcak birşey pek yok, burada öğle molası diye bir şey yok insanlar nöbetleşe yemeğe çıkıyorlar, saat 10.30da yemek yemeye gelmeye başlıyor, yani ne fabrikalar ne de bankalar, öğlen molası adı altıda üretimi veya hizmetlerini durduruyorlar. Saat 14.00 gibi sanırım okullar dağılıyor zira etraf bu saaatlerde bisiklet veya motorsikletli gençlerle doluyor, doluyor derken tabiki istanbuldaki kalabalığı düşünmemek lazım, en azından etrafta insan görebiliyorsunuz. İnsanların dışarda yürümek gibi bir kültürleri yokmuş burada, nereye giderlerse gitsinler araba kullanıyorlar, biz dahil. (Ev ile şuan bulunduğum yer arası yürüyerek 5 dk tutmuyor ancak araba kullanıyoruz) Tahminim kış mevsiminde hava çok soğuk olduğundan (-30, -40 gibi derecelere düşebiliyormuş) böyle bir durum gelişmiş. Araba demişken herkesin bir arabası var burada, toplu taşıma diye birşey neredeyse yok, aslında yol kenarında otobüs duraklarını görmesem yok diyeceğim fakat ara ara duraklar gözüme çarpıyor. Hava sıcaklıkları bu derecelere düştüğünden arabalar için şöyle bir sistem geliştirmişler, park yerlerinde elektrik prizleri ve onlara dahil zamanlayıcıları var insanlar gece arabalar donduğundan sabah onunla uğraşmamak için evden çıkmadan 2 saat önceye bu zamanlayıcıları kuruyorlarmış ve motor ısıtıcılarını bağlıyorlarmış, böylece sabah uğraşmak zorunda kalmıyorlarmış, soğuk havanın getirdiği zorluklara karşı üretilen icatlardan biri, bana çok yabancı ve ilginç geldi. Birde duyduğum kadarı ile kış mevsimi biraz sisli geçtiğinden araçlar adaptasyon olarak sis farları geliştirmişler, :) ufacık araçlarda bile 4-5 tane koca koca sis farları var.

Burada gençlerin çoğu sporla uğraşıyormuş, bunlar kulaktan duyulan bilgiler, hangi sporlarla daha çok uğraştıklarını ise buranın muhafazakar (içki sigara yok) ama en büyük süpermarketlerinden Halpa Halli'deki spor reyonunun içindeki malzemelerin çeşitlerine bakarak yorumlarsam, en çok motorsiklet sporu ve buz hokeyi yaygın, bunun yanında kış ülkesi olmasından kaynaklı kayak sporuda pek gözde sporlar arasında, burada göremediğim ürünlerden biri futbol topu ve basketbol topu, evet dünyanın dahil olduğumuz kısmının aksine bu sporlar burada neredeyse hiç yok. Tabi yinede bu bilgiler halpa halli kaynaklı benim için, %100 güvenilir değil. :)

Gelir düzeyi yüksek bir ülke burası ancak araç model ortalamasına bakınca türkiye kadar değil açıkçası, burada gözlemlediğim bir başka mevzu, insanlar doyuma ulaşmış veya hırs duyularını köreltmişler. Yani herzaman daha iyisini iste kültüürü henüz bu kasabaya pek uğramamış, yıllar önce amerikan kola marksının "Ask For More" sloganını düşününce pek kimse fazlasını istemiyor galiba, zira araç fiyatları çok yüksek değil ve maaşlar yeni bir araca yetebilecek seviyede gördüğüm kadarı ile. Yani bazen sıradan bir fabrika işçisinde yeni model bir mercedes görebilmek mümkün.

Araç mevsuzundaki olay kıyafetlerde de geçerli, tekstil modası konusunda çok çok geriler , moda mevzusunu ülkelerine fazla almamışlar, (pekte iyi yapmışlar) orta yaşın üzerinde pek az insan güzel giyiniyor desem finli arkadaşları küstürmem heralde. Gençler sanırım TVde yayınlanan amerikan dizi kültüründen etkilenerek RAPçi olmaya başlamışlar bu da giyim kuşama etkimiş. Zaten yeni arkadaşım Kimi'nin söylediğine göre burada genelde 3 tür müzik yaygınmış biri RAP, biri METAL, diğeri ise Geleneksel FIN müziği.

Bir diğer olay sosyal devlet anlayışı. Devlet burada insanları çok önemsiyor, sağlık, eğitim vs gibi temel hizmetlerden para alınmıyor, ekstra durumlardan ise pek cüzzi bir ücret alınıyor, örneğin kannnusta acil bir durum olduğunda başka bir şehire ambulansla nakliye için alınan ücret gidiş geliş 11 € gibi bir rakam imiş. Su ve elektrik için ayda 12 € gibi bir rakam veriliyormuş evlerde. Birde geçen televizyonda gördüm arıtma sektöründe finliler dünyanın en iyilerindenmiş, atık sular denize giderken neredeyse içilecek kadar temizleniyormuş.

Fin insanları trafik kurallarını çok önemsiyor, bilemiyorum belkide alınan ağır tedbirler önemsettiriyordur, trafik hız limitleri çok kesin belirlenmiş, çok nadir bu hızların üzerine çıkabiliyorsunuz, limitler türkiye ile hemen hemen aynı. Hız limitlerini genelde geniş lastikli BMW ve benzeri araç kullanan gençler aşıyor, ancak onlar bile bazı noktalarda yavaşlamak zorunda kalıyor zira yüksek çözünürlüklü radar kameraları anında resminizi çekiveriyormuş, cezaya itiraz ederseniz çekilen fotolar adresinize yollanıyormuş. Kullandığın aracın hız denemesini sadece araç sollarken yapabilmek biraz üzücü olsada güvenlik açısından oldukça iyi. Asfalt kalitesi öyle süper felan değil yollar gidiş geliş tek şerit, TR yolları ile kıyaslarsak, TR çok daha iyi kalıyor, ancak buradaki hava şartları TR'de olsa sanırım bu kadar bile olmazdı. Burada en çok trafik kazası "geyiğe" çarpma şeklinde oluyormuş, sabah gün ağırırken ve batarken yolda önünüze geyik çıkması muhtemel imiş, geyiklerin geçiş bölgelerinde uyarı levhaları sık sık bulunuyor zaten. Ha birde burada yayalar araçlardan öncelikli trrafikte, yani bir yaya sizi beklemiyor siz onun geçmesini bekliyorsunuz, geldiğim ilk gün bunu test ettim onayladım, yaya geçidinde yaklaşık 10 adet aracın geçmesini beklerken hatta bunlar neden bekliyor acaba diye düşünürken, bir anda sürücü hanımefendi ile göz göze geldim ve benim geçmem gerektiğini söylercesine bana baktı, meğer o kadar araç beni bekliyormuş, istanbulun korkusunu henüz atamasamda yavaş yavaş alışıyorum, ancak döndüğümde benim açımdan biraz tehlikeli olabilir. :)

Devamı bir sonraki yazıya artık.
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...