31 Ekim 2010 Pazar

Barcelona'dan Paris'e Doğru Vol.2: Toulouse - ???

Yine not defterime yazdığım devam yazısı, 08.09.2010 tarihinde Vierzon-Paris treninde yazmışım:

Dün Toulousedaki hostun evinden çıktım, acaba bir gün daha beklese mi? diye düşünürken çıkmam saat 10:00 u buldu. Otostop noktasına varmam da, kahvaltılık ve yol alışverişi ile 11:00 i buldu. İlk çekingenliğimi ve sabah mahmurluğumu atmaya çalışırken otostop için bir kız geldi, hazırlanıp yanına giderken çat diye bir minibüs durup aldı. (Kız olmanın avantajı - daha 5 dk olmamıştı geleli)

Benim araç bulabilmem ise 40-45 dk sürdü. Neyse buna da şükür. Barcelona'dan buraya kadar gelebildim sonuçta. Genç bir çocuk durdu. O da eski otostopçuymuş. Zaten otostopçunun halinden anlayanlar duruyor genelde. :) O yüzden zengin tipler ve pahalı araçlar yüzüme bile pek bakmıyorlar.

Neyse bir sonraki otoban gişesine kadar bıraktı beni. Orada yarım saat kadar bekledim, bu arada kahvaltı için aldığım keki tırtıkladım, WC ve su ihtiyaçlarımı giderdim. Ve yaşlı bir adam durdu. Dragon Ball çizgi film serisindeki kaplumbağa efendiye (muten roshi) benziyordu. O ingilizce bilmiyor bende fransızca bilmiyordum. Ama neyse ki bir önceki hostum Benjamin eski bir fransa haritası vermişti. Gideceği yeri orada gösterdi ve bindim. Paris'e yaklaşık 2 saatlik mesafedeydi gideceği yer. Yolun 3te2sinden fazlası bitecekti yani. Süper.

Muten Roshi :)

Yolculuk dil problemi yüzünden dialog bakımından zorlu geçse de; abinin çok ilginç bir tip olmasından dolayı pek sıkılmadım. Kendisi 60 küsür yaşındaymış, 2 torun sahibiymiş ve onları ziyarete gidiyormuş. Yol boyunca durduğumuz istasyonlarda hediyelik bakarken anlatmıştı. Ressammış ama heykel de yapıyormuş. Bir çok enstrümanı da çalabiliyormuş. Tabi fotoğrafçılıkta varmış :) Tam bir sanatçı yani. (Ayrıca dikkatimi çeken, kulağında "buradan kesiniz" şeklinde bir de dövme vardı)

Yaklaşık 5 buçuk saat süren yol boyunca sürekli müzik dinledik. Aracın her tarafından CDler çıkıyordu bana birini seçtiriyordu ve bitene kadar dinliyorduk. Etnik müziğe meraklıymış bende elimdeki 3-5 etnik müzik albümünü ona dinlettim. Beğendiğini belirtti ve uzun uzun dinledi.


Parise gidiyoruz Oley!

Sağolsun o da diğer liftlerim gibi asıl gideceği rotadan çıkarak beni otoban gişelerinden birinde bıraktı. O ana kadar her şey süper gidiyordu saat 18:00 a geliyordu ama neredeyse Paris'e varmıştım. Yaklaşık 200 km kalmıştı ve hava 20:00 gibi kararıyordu. Çok aç değildim. Abur-cuburum ve suyum vardı. Ayrıca Barcelona Dechatlon'dan polar battaniye almıştım. Ve yolun karşısında birde telefon kulübesi vardı. Etrafa baktım gerekirse geceyi burada geçirebilirim diye düşündüm.

Ama işte tam o noktada o günün hatasını yaptım ve her şey birden ters gitmeye başladı. Bir çift durdu. Paris'e gitmek istediğimi söyledim. Aralarında fransızca bir şeyler konuştular ve sonra haritadan gidecekleri yeri gösterdiler. Paris'e biraz daha yaklaşıyordu. Orada otoban gişesi var mı diye sorduğumda var dediler. Tamam deyip atladım arabaya. (Burada yaptığım hata bulunduğum noktadan direk Paris'e araç bulabilecekken o araca binmem oldu.)

Neyse kız olan iyi niyetli muhabbet etmeye, yardım etmeye çalışıyor. Ama diğer eleman tam bir angut. Aynadan arada pis pis bana bakıyor, benden rahatsız olduğunu belli ediyor. Ne diye durdun o zaman mal herif diye içimden geçiriyorum bende. Neyse bunlar bir yol ayrımına gelince biz buradan döneceğiz, Paris şu tarafta kalıyor seni şurada indirelim diyorlar. Tamam diyorum. Benim için otobandan çıkıyorlar, eleman açıkça ve gıcık bir tonda söylüyor bunu. Bende tamam birader ne kadarsa ödeyeyim diyorum ve 2.80€ vererek araçtan iniyorum. Kız mahçup mahçup parayı alıyor.

Vierzon gişeleri

İndiğim için memnunum ama bir yandan da bardaktan boşalırcasına yağmur yağıyordu. Hemen koşup otoban gişelerinin altına sığındım. Yağmurluğumu çıkarıp giydim ve otostopa başladım. Yarım saat kadar bekledikten sonra bir polis arabasının yaklaştığını gördüm baktım gişelerin dışındaydım yani sorun yoktu. Otostopa devam ettim. Durdu ve burada otostop yapamayacağımı söyledi. Otobanın dışında olduğumu söyledim. O da burada iki tarafında otoban olduğunu, yol ayrımını göstererek otobandan derhal çıkmamı söyledi. (Bu arada şunu fark ettim TR'de bilinç altıma işleyen polis korkusu burada da kendini gösteriyordu.) Ve 2 dk sonra tekrar bir devriye geçeceğini burada olursam ceza keseceğini söyledi. Hafiften tırstım ve yağmur altında otobandan çıktım. Ve bağlantı yolunda uygun bir yere doğru ilerledim. Bu arada şakır şakır yağan yağmur beni donuma kadar ıslatmıştı. (Burada yaptığım mallık yağmurun dinmesini gişeler altında beklememek oldu. Gerçi saatlerce yağmıştı yağmur, yani bir şey değişir miydi bilemiyorum) Pasaportu cüzdanı ve telefonu sağlama aldıktan sonra otostopa başladım. Ama bu halde beni kimsenin alacağına kendim bile inanmıyordum. Çok araçta geçmiyordu. Bu inançsızlık ile çok fazla diretmedim. ve bir süre bekledikten sonra kasabayı keşfe çıkmaya karar verdim. Belki başka bir çıkış vardır ve oraya giderim ümidi ile merkeze doğru uzun bir yürüyüş yaptım. Giderken de bir yandan geceyi burada geçirmek zorunda kalırsam diye sığınacak bir yer bakıyordum. Sağanak altında iyice ıslanan çantamın ağırlığı ile yok bitmek bilmedi. (Şimdi google earth üzerinden baktım 3 km imiş halbuki)

Polisin bana artizlik yaptığı yer: Vierzon gişeleri

Lanetli kasaba Vierzon:

Merkeze varınca tren istasyonuna geçtim hemen. Biletlere baktım WC ihtiyacımı giderdim. Trenle mi gitsem yoksa burada mı kalsam diye düşünürken garın 22:30da kapandığını fark ettim. Son tren Paris treniydi ve 20 dk rötarlı yazıyordu. Yani benim Pariste olmam 23:30'u bulacak ve eve varmam felan derken bir hayli gecikecektim. Burak'ın arkadaşı Marga'ya telefonla ulaşmaya çalıştım. Onun için uygunsa trenle gidecektim ama ulaşamayınca bende burada sabahlamaya karar verdim. Burası Paris'ten daha güvenliydi en azından. Tren istasyonunda bir kuytuda ıslak kıyafetlerimi değiştirdim ve biraz abur cubur yedim. Sonra geceyi geçirecek bir yer bulmak üzere istasyondan ayrıldım. Şehrin diğer çıkışına doğru yürümeye başladım. Amacım tecrübelerimden yola çıkarak uygun bir telefon kulübesi bulmak ve geceyi geçirip ertesi sabah erkenden otostopa başlamaktı. Yaklaşık 1 saatlik bir yürüyüşten sonra şehrin çıkışına geldim ve yakınlarda da bir telefon kulübesi buldum. Baktım gayet uygun görünüyordu. İçerisi biraz temizledikten sonra matımı serip yerimi hazırladım. Saat 23:00e geliyordu. Hafiften uyuklamaya başladım. (Avignon ve Barcelona'dan sonra dışarıda geçen 3.gün)

O geceki barınağım: uzun uzun pozlama denemesi vol.1

O geceki barınağım: uzun uzun pozlama denemesi vol.2

Bilinçaltından gelen "Polis Korkusu":

Kesik kesik uyudum. Gece 01:30 gibi polis arabasının ışığı ile uyandım, yanımdan geçti gitti. Neden bilmiyorum acayip tırstım. :) Polis aracı biraz gitti ve geri dönüp tekrar geldi. Bir anda kendimi kaçak göçmen gibi hissettim. :) Ve tırsmaya aynen devam tabi. Uyku sersemliğinin etkisi de büyük tabi. Neyse polis aracı geldi önümde durdu ve farları bana doğrulttu. Kalkıp baktım, ne olduğunu anlamaya çalıştım. Sonra polis yoluna devam edip gitti. Tabi adrenalinden uyku felan kalmadı bende, çıktım biraz dolaştım. Sonra gelip tekrar yattım. Ama gözüme uyku girmiyor tekrar gelecek korkusu sardı beni. Acayip şapşal durumdaydım. :) Neyse öyle böyle tekrar uykuya daldım. 03:30 gibi bir korna ile uyandırıldım. Gözümü açtım polis aracı yine farlarını bana dikmiş karşımda duruyordu. Önce tepki vermedim, sonra kornaya ve selektöre devam etti. Kafamı kaldırıp baktım. Sonra hiçbir şey olmamış gibi yoluna devam etti. :) Tahmin ettiğim kadarı ile havanın soğuk olmasından kaynaklı beni evsiz sanıp yaşayıp yaşamadığımı kontrol ediyordu. :) Sonra huzurlu bir uykuya daldım.


Orleans yönüne gitmem gerek

Gün ağarırken kalkıp toparlandım. Üzerime giydiğim ekstra kıyafetleri çıkardım ve telefon kulübesinin esas sahipleri örümcekler ile vedalaşıp ayrıldım. Bu arada ayakkabılarım sırılsıklam olduğundan sandalet giymiştim. Üşümemek içinde kat kat çorap. Yani çorap-sandalet ikilisi ile fransız topraklarını da arşınladım. :) Sabah diğer çıkışa gidip otostop denesi yaptım ancak anladığım kadarı ile burası oldukça zengin bir kasaba veya otostop için yanlış nokta. 1 saatlik beklemenin ardından kimse durmadı. Yağmura karşı oldukça savunmasız durumda olduğumdan (Ne yağmurluk ne ayakkabı ne de yedek kıyafet var) ve havanın rezalet olmasından dolayı (yağdı yağacak) otostopu burada sonlandırıp trene binmeye karar verdim. Dün gece yürüdüğüm o yolu gerisingeri tekrar yürüyerekten gara vardım. İngilizce bilmeyen ve birde bunun artisliğini yapan istasyon görevlisinden biletimi alarak (ilk defa böylesine rastladım) Paris trenine bindim.

Çorap-Sandalet kombinasyonu

Yazıya Dair: Bunları yaşarken, neredeyse hiç pişmanlık duyduğumu, şikayet ettiğimi hatırlamıyorum. Çünkü tüm bunların geçici olduğunun farkındaydım. Gelip geçiciliğin farkında olmak hayatı yaşarken daha çok keyif almayı sağlıyordu. Halen de farkındayım.

Ve bir iki resim+vidyo:

Uzakta Rüzgar Tirbünleri, Orta Fransada bir yer

Barınağımın Manzarası

Orleans Yolu

Sağnak başlayınca sığındığım köprü altı, uzakta çantam seçiliyor :)

video

Bu da giderken çektiğim vidyolardan biri muten roshi amcayı da çekmişim arada :)

23 Ekim 2010 Cumartesi

Barcelona'dan Paris'e Doğru Vol.1: İlk hedef Toulouse

Bir önceki günün hezimeti ile evden çıkarken tekrar geri dönebilirim hissiyatı, Carmeta ile tekrardan vedalaştım. Saat 09:00'a geliyordu. Evden çıkıp marketin önüne geldim. 09:00'da açılıyormuş. Açılmasını bekleyip yolda yemek için yiyecek ve içecek aldım. Ve son kez Barcelona Metrosuna binip, bir önceki günden tecrübeli olduğumdan çok zorlanmadan Barcelona-Figueres trenine bindim. Bugün artık buradan ayrılmak ve bir an önce kendimi fransız topraklarına atmak istiyordum. Bu yüzden Fransa'ya kadar olan yolun yarısından fazlasını tren ile alıp Figueres'ten otostopa başlamayı planladım.

Ve 06.09.10 Pazartesi günü not defterime aldığım notlar şöyleydi:

Figueres: Turist Info

Barcelona-Figueres trenine binip (9€) Figuerese geldim. Biraz kasabayı dolaşıp etrafı gezdim. Bu kasabanın en ünlü olayı Salvador Dali'nin memleketi olmasıymış. Ancak şahsın müzelerinin fahiş fiyatta ve buna rağmen müze önünde muazzam bir kuyruk olmasından dolayı hiçbirini gezemedim.(Giriş: 18€ydu)

Dali Müzesi

Gardaki turist infodan aldığım harita vasıtası ile şehrin kuzey çıkışına doğru yöneldim. Uygun bir yerde belkide yol boyunca yediğim en güzel, fiyat/performans kahvaltılarından birini yaptım. (Omlet-Patates-Salata) Ancak siparişi verince kadın şaşırdı. İspanyolca konuştuğundan nedenini anlayamadım. Hatta siparişi verdiğim menuyu alıp arkadaşlarına gösterdi ve aralarında gülüştüler. Neyse Kahvaltı-Öğle yemeği arası birşey oldu bu benim için zira saat 13:00 olmuştu.

Kafeden çıkıp otoban girişine doğru yöneldim. 1-2 km kadar yürümem gerekecekti. Ancak yürüdüğüm yol otostop için bir hayli uygun görünüyordu. Durma yasağı yoktu ve yol kenarında emniyet şeridi gibi bir şerit vardı. Tabelamı çıkarıp bir yandan yürümeye bir yandan da otostopa başladım. Tabelama "France" yazmıştım. Çok geçmeden bir araç durdu, 50 yaşlarında bir arkadaştı. İngilizce bilmiyordu ancak "Fransaya gidiyorum" kısmını zorlanmadan anladım ve bindim. Yol boyunca hep o anlattı ben dinledim. Çoğunlukla fransızca anlatıyor ama arada işaret diliyle bir şeyler de söylemeye çalışıyordu. Zor da olsa iletişim kurduk ve Fransadaki ilk kasaba olan Le Boulu'ya gittiğini öğrendim. Pyrene dağlarından geçerek Fransaya girdik. Sanırım dağların etkisinden bitki örtüsü yeşile, hava ise griye döndü. Sabahki 35 derecelik ispanyol sıcağından eser kalmadı. Çok uzun olmayan bir yoldan sonra Le Boulu'da indim.

Çiftin Arabasında Çantam

Burada tabela hazırlamadan otostopa başladım ve 10 dk içinde bir çift durdu. Perpignon'a gittiklerini söyledi ve bindim. Barcelona'da önceki gün olan Brezilya festivalinden geliyorlarmış. İspanyada alkol ucuzdu galiba zira araç alkol ve sigara doluydu. Neyse çok geçmeden Perpignon'a geldik. Tanıdık topraklar. :) Daha önce almanlardan burada ayrılmıştım. Onları bir daha andım. Bu arada biraz dinlenirken bir yandan da tabela hazırladım. Tabelamın bir yönünde "Toulouse" diğer yanında ise "Narbourne" yazıyordu. Narbourne bir yol ayrımıydı. Barcelona'ya giderken Perpignon'a buradan gelmiştim. Yolun bir tarafı Perpignona diğer tarafı Toulouse'a gidiyordu. Yani bugünkü hedefime.
Yeniden Perpignon Gişeleri

Şimdiye kadar çok iyi gelmiştim. Ve burada da şansım yaver gitti. Narbourne tabelamı gören Juli adında tatlı bir kız durdu. Arabaya binice tabelamın diğer tarafındaki Toulouse yazısını görüp bir an durur gibi oldu "Ya ben onu Narbourne diye görüp durdum, yanlış gördüm galiba" dedi. Tabelamın diğer tarafını gösterip aslında ikinci hedefim orası deyince olay anlaşıldı. Hoşsohbet bir kızdı, Medikal avukatlık yapıyormuş, şu an stajdaymış. Narbourne'da fizik tedaviye gidiyormuş. Canada gezisi sırasında "Seksek" oynarken düşüp dizlerini kırmış. Kırık ingilizcesine rağmen çok güzel anlaştık ve eğlenceli bir yolculuk geçirdik. En çok da o oyuna "seksek" dememiz hoşuna gitti. :)
Dostum David

Narbourne yol ayrımına geldiğimde çok rahattım zira buradan geçen araçların çoğu Toulouse yönüne gidiyordu. Kolayca araç bulurum diye düşünüyordum. Bu yüzden otoban gişelerine geçip biraz dinleneyim dedim. Tabelamı yanıma koydum ve oturdum. Tam o sırada daha otostopa başlamadan bir tır durdu ve "Toulouse" yönüne gittiğini söyledi. Şans :) Atladım hemen. Tır olduğundan çok hızlı geçmedi yol, fakat tırcı arkadaşın anıları sayesinde yine de kısa sürdü. Ve sağolsun yolu üzerinde olmamasına rağmen şehre girip beni merkez yakınlarına bıraktı. Bir şişede su verdi. :)
Toulouse Tabelam

Şehirde kısa bir turlamanın ardından tren garını buldum. Şansıma "turist info" açıktı. Aslında şaşırdım çünkü saat 21:00'e geliyordu ve ilk defa bu saatte açık bir ofis buluyordum. Kendi telafuzuna bakmadan benim ingilizce telafuzum ile dalga geçen memura pis bir gülümseme atarak adres tarifini ve haritamı aldım. Yine bir Fastfood ile karnımı doyurdum. Biraz daha şehirde dolaşarak tek gecelik hostum olan Benjamin'in evine yöneldim. Açıkçası rahatlıkla da buldum ancak soyadını hatırlamadığımdan ve zilde adını göremediğimden kapıyı çalamadım. Kontörüm bittiğinden arayamadım da. Etrafta ankesörlü telefon aramaya başladım ve buldum ancak çalıştırmak ne mümkün. Etraftan geçen gençlere sordum ancak onlarda anlayamadı. Sonra yurtiçi görüşme yapmam gerektiğini söyledim ve kendi cep telefonlarını kullanabilir miyim diye sordum. Ve görüşmenin ücretini öderim dedim. Sağolsun biri verdi ve Benjamin'i aradım ve haber verdim. O sevinçle gence para vermeyi unutup teşekkür edip ayrıldım. Özür dilerim dostum. :) Ayrıldıktan sonra aklıma geldi.

Benjamin'in evi muhteşemdi. Eski bir binaydı ancak gayet lükstü. 5-6 civarında odaya sahipti. Eve geldiğimde 4 kişi mutfakta oturmuş, şarap içip muhabbet ediyorlardı. Bana bir bardak şarap doldurdu ve bende onlara katıldım. Biri Ben'in arkadaşı diğerleri ise sonradan öğrendiğim üzere Avustralyalı CS'lerdi. Ben'e çok fazla ısınamadım, biraz ukala tavırlıydı. Yaşındandır dedim çok fazla takılmadım. Ama asıl ilginç olan arkadaşıydı. Arkadaşının babası Morocco göçmeniymiş ve soyadları "Hekim Başçavuşmuş" İstanbulu çok iyi biliyordu onunla Osmanlı ve Türkiye üzerine güzel bir sohbet ettik. Bu arada ertesi akşamki yemekten bahis açıldı ve yarın akşam tavşan yapacağız dedi. Buz dolabına bakmamı istediler gittim baktım ve dolapta tüm uzuvları ile sadece derisi yüzülmüş bir tavşan gördüm. (Hafiften içim burkuldu ama onun bir-iki saat önce yediğim hamburgerin kaynağı olan inekten bir farkı olmadığını düşününce yine et yediğim için kendime kızdım) (Neyse konuyu dağıtmayalım)

Biraz daha sohbet ettikten sonra çıkıp biraz dolaştık. Ayrı ayrı iki bara gittik ancak pazartesi olduğundan barlar çok tenhaydı. Birinde Benjamin, diğerinde de avusturalyalı arkadaş biraları ısmarlayınca geceyi bira yönünden masrafsız kapattım :) Sağolun arkadaşlar. Eve geldik ve Benjamin'den otostop üzerine tüyolar ve eski bir Fransa haritası alıp ertesi gün sabah 6'da kalkmak ve Paris'e doğru otostopa devam etmek için uykuya daldım.

Ve bir-iki foto:

Figueres Haritası, Dali müzesinin yanı olması lazım burası
Dali müzesinin Yanındaki Meydan

19 Ekim 2010 Salı

Petzl - Navalemeca

Şahsi fikrimdir. Bouldering (Kısa Kaya Tırmanışı) üzerine yapılmış en iyi kısa filmdir. Hem eğlenceli hem öğretici. :)


Navalameca 70's


Gerek yaptığın ekipmanlarla gerekse çektiğin vidyolarla seni seviyoruz Petzl.

12 Ekim 2010 Salı

Barselona'dan Ayrılamayış: Sefillik Dizboyu

Barselona'yı atlamak istiyorum, hakkında sayfalarca döküman vardır, benim seyahatimde çok farklı olmadı. Yol kısmı daha güzel seyahatimin. Aslında başladım ama bitiremedim. Ne yapacağımı bilmiyorum belki yayınlarım.

Cumartesi akşamı karar verdim yola tekrar çıkmaya, hedef Paristi, ancak yol bu sefer daha da uzundu, kendime otostop konusunda güveniyordum artık ama yine de temkinli davranarak öncelikli hedefimi neredeyse yarı yol olan "Toulouse" olarak koydum. Hitchwiki'den Barselona'dan çıkış noktalarına baktım. Bilmeyenler için büyük şehirlerden otostopla çıkış genelde zordur diye bir şey vardır. Neyse 2006 yılında (!) yazılmış bir haberi referans alarak bir noktayı gözüme kestirdim. Yarınki (05.09.2010) hedefim orası olacaktı. Oraya giden tarifi de güzelce defterime not aldım. Carmeta'dan da işime yarayabilecek bir kaç cümleyi ispanyolcaya çevirmesini istedim. Ve ertesi gün erken kalkmak üzere yatağıma geçtim.

Ne oldu? Ertesi gün Barselona'yı terk edemedim. Sebebi ise 2006 yılında yazılan mesaja fazla güvenmek oldu. Meğer merkezden beklediğim noktanın daha ilerisine bir tünel yapılmış ve insanlar fransaya gitmek için genelde o yolu kullanıyormuş. O kadar az aracın geçmesinden anlamalıydım. :) Bir ara ya acaba pazar günü olduğundan mı diye düşünüp, geceyi beklediğim petrol istasyonunda geçirmeyi bile düşündüm. İyi ki yapmamışım :) Neyse Akşama doğru Carmeta'ya mesaj atıp tekrar gelip gelemeyeceğimi sordum, olumlu yanıt alınca, tekrar trene binip döndüm. Ertesi gün şöyle bir feedback vermişim kendime:

Dün tam bir hayal kırıklığıydı ama kafama çok takmıyorum. İspanyolca bilsem veya yalnız olmasam belki şansım olurdu. Yalnızken daha korumacı oluyorum, sonumu düşünüyor kahraman olamıyorum :) Kahraman olsam daha mı iyi olurdu? Ama dün sefilliğin ortasındayken bir ara lan evde otursam daha mı iyi olurdu dedim kendi kendime. Sefilde olsam halimden memnundum yani.
Önce Montcada'ya ulaşmaya çalıştım. Yanlış binilen tren bana fazladan 2.80€ ya mal oldu. Ve tabi zaman kaybına. Sonra nette verilen tarifi ya benim yanlış anlamam, ya da yanlış yazılması gereksiz 3-4 km güneş altında koca çantayla yol yürümeme neden oldu. Üstelik 2 kmsi otoban kenarında illegal bir yürüyüştü. Yıkık tel örgüden geçerek çıktım otobana. Viyadük olduğundan da kokuluğun içinden yani otobandan yürümek zorunda kaldım. Arada kendime polis gelse ne derim lan acaba diyordum. :)

Ve evet otobandaki bir türlü bitmeyen 2 kmlik yürüyüş - Tip kaymış görüldüğü üzere

Uzun uğraşlarla adresteki benzin istasyonuna vardım. Saat 14:00 olmuştu. 3-4 saat boyunca otostop yaptım. Çok az araç geçiyordu ve geçenlerin çoğu çocuklu ailelerdi ki bunlar pek korumacı olduklarından yüzüme bile bakmıyorlardı. Hafiften pes ettim artık.

Otostop noktam ve Lanetli Petrol

Geri dönmek istedim, ancak yine gereksiz yürünen yollardan geçerek geçte olsa dönüş istasyonuna vardım. Asıl niyetim kuzeyde olan Girona veya Figüerese bilet bakıp yola devam etmekti ama nedense gidip Barcelona'ya bilet aldım. Sanırım çok güneş yemiştim ve pislenmiştim. Bilinçaltım otomatikmen en rahat olacağım yeri yani Carmeta'nın evini seçmişti. :) Eve döndüm yaklaşık 1 saat kadar da kapıda bekledim. (Meğer o pazar Barselonada brezilyalılar günüymüş, sen de bunu bana söyleme Carmeta aşkolsun :P Ve o da partideymiş) Ve sonunda eve girebildim. Duş alıp, durumu arkadaşlara anlatıp ertesi gün yeni bir başlangıç yapmak üzere yatış. Sabah erkenden kalktım bu sefer daha temkinli olarak Figüerese kadar trenle gitmeye karar verdim ve trene bindim. Bundan sonra ne olacak bakalım.
Bunca sefilliği niye çekiyorum bilmiyorum. Dün 5-6 saat güneş altında neredeyse tüm gün birşey yemeden sadece su içerek ve tek kelime konuşmadan geçirdim. Ama yine o anların gelip geçiciliğini bildiğimden çok da umursamadım. Bir gün bunları birilerine anlatırken şapşallığıma güleceğim. Bugün geçirdiğim sefillik yarın eğlencem olacak. (ki oldu bile)

Ve evet şu an bunları yazarken evimdeyim, bu günü neredeyse evde geçirdim. Ancak o gün çektiğim sefilliği bugüne hiç düşünmeden tercih ederim. Haklıymışım diyorum.

9 Ekim 2010 Cumartesi

Kısa Kısa: Barselona

Katalonya Bayrağı

Barselona kısmını çok kısa geçeceğim, zaten turistik onlarca yazı vardır nette, yazmaya da çok hevesli değilim.
  • Barselona yaşanır diyebileceğim en iyi büyük şehir şimdiye kadar gördüklerim arasında, neden derseniz bilmiyorum, belki insanlar çok rahat olduğundan belki de insanları tip ve yaşam tarzı olarak kendime yakın hissettiğimden :p Nedenini gerçekten bilmiyorum ama şu 1 ayın sonunda kendimce en yaşanabilir bulduğum "büyük şehir" Barselona oldu.
  • Bir önceki yazıda bahsettiğim alman arkadaşlar 3 gün boyunca aramadılar, bende şehirde 30dan fazla squad olunca onları aramaktan vazgeçtim.
  • Deniz sezonunun kapalı olduğunu düşünürsek bu sene ilk ve tek deniz maceram Barselona plajlarında oldu. Deniz kabuğu bile topladım plajdan. Hanımlarda pek güzeldi ayrıca.
  • Plaj demişken plajda göçmenlerden oluşan birde işportacı ordusu var. Genelde bira olmak üzere hertürlü meşrubat satılıyor. Siz istiyorsunuz 2dk içinde soğuk meşrubat elinizde. Asıl ilginç olanı çekik gözlü bir hanımefendi insanların arasında dolaşarak masaj hizmeti satmaya çalışıyordu. Talep var ki arz ediyor.
  • Çin restoranları burada da baya yaygın ama Türkler kadar değil tabi. :) K.O. Kebab Wins!
  • Avrupa klasik tarihi binalardan bıktırsa bile Sagrada Familia bambaşkaymış. Kitap gibi yapı geç karşısına sağdan sola saatlerce oku. Gaudi sen kralmışsın, Park Güell'i de es geçmemek lazım.
  • Barselona bilindiği gibi Katalonyanın merkezi ve katalanlar bağımsızlık istiyorlar. Bununla ilgili bir çok yerde sokak yazıları, resimleri vs mevcut. Ayrıca evlerin çoğunda katalonya bayrağı asılı. Barselona eski başkanıda şu an bağımsızlık için çalışan bir siyasetçi olarak TVlerde belirmekte.
  • Kaldığım evde saf katalan milliyetçisi bir kız vardı ve Barselona altyapıda futbol oynuyordu. :)
  • Belediyeye ait bisikletler burada da oldukça yaygın. Bireysel bisikletlerde yaygın tabi. Ama hırsızlara dikkat. Bisikletlerin çalıntı pazarı yaygınmış burada. Ayrıca ilginç bir bilgi belediyeye ait bisikletleri şehirde oturuyorsanız alacağınız kart ile kullanabiliyorsunuz. Çalınmasın diyede gövdeden platforma oturtarak kilitliyorsunuz. Ancak uyanık hırsızlar platforma silikon sıkıp siz kilitledim sanıp bırakınca gelip yürütüyorlarmış. Dökme demirden bisikletleri ne yapıyorlar bilemiyorum. Yurdum hırsızlarına yol göstermek gibi olucak ama, bizimkilerde bilsin çaldığınıza değmez. Binsen binemezsin, satsan üç kuruş. Yok abicim değmez.
  • Bu da yurdum işportacılarına gelsin. Burada işportacılar dortgen bohçalarını yere serip mallarıda üzerine diziyorlar, ama dörtgen bohçanın dört köşesinde ip bağlı. Polis gelince o iplerden tutup kaldırıyorlar ve hop bohça kapanıyor. Sırtlarına attıkları gibi topuk. Güzel yöntem.
  • Burada meydan çok ara sokaklara giriyoruz sonra bir bakmışız gizli saklı gibi duran bir meydandayız. İnsanlar banklara oturmuş muhabbet ediyor, kitap okuyor. Şahane yani. Özellikle "Vila de Gracia" dedikleri bölge bir başka. Hayatımın bir döneminde burada yaşamak isterdim. Kısa süre önce bu bölgede meydanlarda gençler bazı geceler sabaha kadar müzik yapıp içerlermiş ancak bölge halkı şikayet edince yerel yönetim bunu yasaklamış. Israr edenleri polis su sıkarak uzaklaştırmış. :) Etrafta yasağı destekleyen ve protesto eden afişler gördüm.
  • Merkezdeki yürüyüşlerimiz sırasında "Parque Ciutadella" diye tren istasyonun orda hayvanat bahçesinin yanında bir parka girdik. Huzur bulduk. Bu sokak sanatçıları bunları nereden öğreniyor acaba? sorumun cevabı burasıymış. Etraf labut çevirenler, poi öğrenenler, ip üstünde yürümeye çalışanlarla dolu. Ayrıca Hayatımda gördüğüm en güzel çeşmede buradaydı. (Çeşme bu yapıyı anlatmak için çok basit kaldı yahu, Aşağıda resmi var)
  • Barselona'da 1 ispanyol, 1 Katalan, 1 İtalyan,1 Alman asıllı italyan ve 1 Türk olarak fıkra gibi meksika lokantasına gitmemiz ve acı acı sakın yeme dedikleri şeylerin hiçte acı olmaması da ilginçti. Acıyı da sevmem halbuki. Meksika acı sosunu görüyor, İsot ile arttırıyorum o zaman. O şapkalı garsona da gıcık olmuştum zaten. Sen söylemesen de ben o yanımda taşıdığım 1'ltlik pet suyu masadan indirecektim dalgınlığıma gelmiş işte. Ayrıca giderken 2€'nun üstüne yatmaya çalışman da çok ucuz bir numaraydı.
  • Gece kısa bir yürüyüş diye çıkıp, haritam olmadığından kaybolmam. Metroya binmemekte ısrar edip o gece yaklaşık 25 km yol yürümemi de unutulmazlar arasına alıyorum. Ben sandım ki bu Gaudi denen abi bir iki tane eser yapmıştır. Meğer tüm şehir olmuş Gaudi, her yer birbirine benziyor.
  • O gece dolaşırken çok güzel bir evsiz kız ve yanında kocaman köpeğini görmem. Tam o anda serserinin kıza çatması ve köpeğin kızı on numara koruması yine aklımda yer edenlerden.
  • Ve tabi uyuşturucu ve çalıntı bisiklet satıcıları oldukça yaygınmış öğrendim. Yöntem aynı siz yürürken sanki yanınızdan geçip gidecek gibi yaklaşıp. Sattığı şeyi size söylüyor. Ha birde tek bira satıcıları var. Gece yürürken 1€'ya işportadan bira bulmak çok kolay.
  • Öğrendimki ispanyolun az ingilizce bileni ile ingilizce konuşmak fenaymış. Evet "Spanglish"diye bir dil yapmış adamlar. Olmamış ama yine de yapmışlar.
  • Barselona'dan otostopla çıkmak zormuş diye duydum. Kuzeye çıkmak kısmını tecrübeledim. (Bir sonraki yazıda)
  • Ekleme: Ya bunu nasıl unuturum. Şehir merkezinde bir binanın önünde arkadaşım kalabalığı ve önlerinde duran faytonu görünce "aaa dur bak evlilik olmuş birazdan çift çıkıp faytonla gezinti yapacak, çiçek ve pirinç serpecekler" dedi. İlginç geldi biraz bekledik. Sonra iki erkek çıktı, afalladım tabi bir anda, meğer Gay Evliliğiymiş. TR'den alışık olmayınca şaşırdım bir an. Barselona'da serbestmiş gay evlilik. Ve faytonlarına binip yeni hayatlarına doğru gittiler. :)
Buraya aklıma bir şey gelirse eklerim yine. Ayrıca bu güzel günleri geçirmemi sağlayan güzel ve sıcak insanda budur:

Bunlarda ordan burdan fotolar işte:

Facebookta gördüğüm o ilginç enstrümanı çalan hamın kızımız. Yer: Park Güell

Park Güell: Meydan

Park Güell Giriş

Barselona'da olduğunu anlıyor insan


Terkedilmiş Bir İşgal Evi (Squad)

Burada sanırım o içki yasağını destekleyen birşey yazıyordu. Meydan kıyısındaki bir evden görüntü.

Ve Squad Önünde Turistik Poz
Parktaki Çeşme - Böyle fotoda olmuyor tabi görmeniz lazım :P

7 Ekim 2010 Perşembe

Victory is mine! - Barcelona

Evet bir önceki yazıdan devam, Avignon'da sokakta geçen bir geceden sonra hava iyice ısınmıştı, karnımı doyurmuş, WC, Diş Fırçalama, üst değiştirme, traş olma gibi işlerimi halletmiş, yeni güne gayet taze bir şekilde başlamıştım, hedefim "Güney" di. Keyfim oldukça yerindeydi.

Edindiğim haritadan şehrin güney çıkışına doğru ilerledim. 10-15 dk. sonra o noktaya varmak üzereyken, orada 2 ayrı otostopçu daha gördüm, ancak farklı noktalardaydılar. Ve selam vermek üzere yanlarına giderken, bana yakın olana bir araç durdu. Fırsat bu fırsat deyip koştum ve sürücüye güneye gidiyorum beni de alır mısın? dedim. Kabul etti bindik. Genç bir çocuktu, eski küçük bir arabada güneye gidiyorduk, o sırada da diğer otostopçu ile tanıştım. İsmi Marko'ydu.

Marko muhtemelen sıradan bir insandı ancak kısa sürelik tanışıklığımız içinde bende çok etkileyici bir iz bıraktı. Görünüşü, ismi ve tavırları ile tam bir gezgindi. :) Havanın sıcaklığı, renklerin tonları yani genel olarak çevre aynen film gibiydi. Bu yüzden sanırım Marko hayatım boyunca unutmayacağım insanlardan biri olacak. Ayrıca Marko'nun verdiği küçük tüyolar sayesinde Fransa da otostop benim için çok zor olmadı. Sağol dostum. :)

Marko ile yaklaşık yarım saatlik yolun ardından, güneye giden yol ayrımında beraber indik. Barcelona'ya gitmek istediğimi söyleyince gel beraber otostop yapalım dedi. Ve yol kenarında otostopa başladık. Çok geçmeden bir araç durdu, Marko'nun fransız olması benim için şans oldu, sürücü ile kolayca anlaşıp bindik. 50 dk civarında süren yol boyunca fransızca bilmediğim için muhabbete fransız kaldım. Yol sonunda beraberce peage'da (piaj) indik. Bu arada öğrendiğim kadarı ile o Toulouse'a gidecekti ben Barcelona için Perpignon'a gitmeliydim. Bana peage'da nasıl otostop yapmam gerektiğini ve nelere dikkat etmem gerektiğini söyledi ve başladık. 30-35 dk sonra bana duran bir bayan Toulouse yönüne gittiğini söyleyince, ben değil ama arkadaşım gitmek istiyor dedim. Kadın kabul edince Marko'ya seslendim ve vedalaşıp ayrıldık.

Marko ile ayrıldığımız gişeler.

Ve uzun bekleyiş başladı. 1 saatlik bekleyişim sırasında bir çok araç durdu ama çoğu Toulouse yönüne gidiyordu, bunun sebebi sanırım güneyde pek büyük şehir olmamasıydı, bu arada peage görevlisi arkadaşlar oldukça kibar ve güler yüzlüydüler. İçlerinden biri en soldaki geçişte şansımın daha fazla olabileceğini zira orasının daha yoğun olduğunu ve araçların yavaşladıklarını söyledi, deneyeyim dedim ve o tarafa geçtim. Ancak genelde kamyonların ve karavanların oradan geçmesi pek şansım olmayacağını düşündürttüğünden 15-20 dk sonra tekrar eski yerime döndüm. Kamyonlar ekzos dumanı ve ses olarak oldukça rahatsız ediciydiler, karavancılar ise genelde yaşlı çiftler olduğundan pek istekli olmuyorlardı. Neyse eski yerime geçmemin ardından yaklaşık 40 dklik beklemeden sonra, bir araç durdu ve ne olursa olsun bineyim artık dedim. Sürücü 40 yaşlarında bir işadamıydı, Türk olduğumu söyleyince, geçen ay bir uydu projesi için İstanbul'da İTÜ'de olduğundan vs bahsetti. Yol boyu muhabbet ettik. Bu araçta diğer araçlar gibi Toulouse'a gidiyordu. Ancak beni arada yol ayrımı olan Narbourne'da bırakabileceğini ve oradan Perpignon yönüne araç bulabileceğimi söyledi. 70km kadar gittik ve Narbourne'da indim.


Narboourne gişeleri

Bu arada arkadaş, indiğim yerde değil biraz ilerde diğer gişelerde otostop yapmam gerektiğini inerken tembihledi. Burada biraz su içtim ve dünden kalan şeftalilerden yedim. Kısacası biraz mola verdim. :) Otostop yapacağım peage'da iki otostopçu daha vardı, biri oturmuş kitap okuyor diğeri otostop yapıyordu. Selam verdim ve Toulouse yönüne gideceklerini öğrendim. Ben de otoban kenarındaki patikadan bir 500 metre kadar ilerleyip Perpignon yolu tarafında bulunan gişelere geldim ve otostopa başladım. Tam bu sırada karşıdan bir otostopçu daha geldi, selam verdi, kısa bir sohbetten sonra az ilerde otostop yapacağını söyledi. Nereye gideceğini söylemişti ama aynı değildi şuan hatırlayamıyorum. Beklediği nokta durmaya elverişli bir noktaydı ve sanırım peage'dan daha mantıklıydı. Zira çok beklemeden bir araba buldu ve selam verip ayrıldı. O gidince bende oraya geçtim ve orada otostopa başladım, duran ancak istediğim yöne gitmeyen bir iki araca selam verip uğurladıktan sonra nihayet çok fazla beklemeden bende perpignon yönüne bir araç bulabildim. Hemde lüks sayılabilecek bir spor araba. :) İçindeki arkadaş çok az ingilizce biliyor ancak yinede konuşmaya çok istekli görünüyordu. Yol boyunca gezmeyi ne kadar sevdiğinden ve sürekli gezdiğinden bahsetti. Ancak gezi anlayışlarımız tamamen farklıydı, onunki lüks otellerde ve cruiselerde rahat rahat seyahat ederek gezmekti. :) Yinede keyifli geçen bir yolun ardından nihayet Fransadaki son durağım olan Perpignon'a ulaştım. Bu arada saati de 18:00 yapmıştım.

Perpignon Gişeleri

İki, iki buçuk saat sonunda havanın kararacağını biliyordum o yüzden planım hava kararana dek otostop yapmak, olmazsa buradan sonra trenle devam etmekti. Etraf normal olarak yabancıydı. Biraz oturup etrafı izledim, arabaların nerede durabileceğini, nereden daha çok geçtiklerine felan baktım. Uygun görünen bir noktada 3 kişi duruyordu, uzaktan otostopçulara benziyorlardı (Bu yanlarında karton görerek vardığım bir ön yargı ama haklı çıktım :) ) ancak oturmuş yemek yiyorlardı. Neyse bende dün aldığım sütü içtikten ve kalan son şeftalimi de yedikten sonra gişelerde otostop yapmaya karar verdim. Nihayet kartona "Barcelona" yazdım. Ne olur ne olmaz diye de arkasına "Spain" yazdım. Ve beklemeye koyuldum. 10dk kadar sonra o üç arkadaş geldi ve kendilerini tanıttılar. İşte o an hayatımda ilk defa gördüğüm bu üç kişiye inanılmaz kanım kaynadı.

2 Erkek 1 kız olan arkadaşlar, Leipzig, Almanyadan geliyorlardı. Bordeux'ya kadar arkadaşlarının arabası ile gelip bu sabah otostopa başlayarak Barselona'ya gitmeye çalışıyorlardı. İsimleride şöyleydi (kayda geçsin, unutmak istemiyorum) Sofia, Bjoern ve Yanni. (Doğru mu yazdım bilmiyorum tabi) Bu arkadaşlar o kadar sıcak insanlardı ki gelir gelmez otostop için benden izin istediler. Ve kendilerine bir araç dursa dahi önce bana yönlendireceklerini söylediler. :) Bu arada Barselona'da görüşmek için telefonumu istediler ancak işte orada bir aptallık edip ben onların numarasını almadım. (Hala onlara ulaşmak istiyorum ama ne CS'te ne de Facebook üzerinde bulamadım.) Arkadaşlar Barselona'da bir squadta (işgal evi) kalacaklarından bahsetmişti, oraya varınca hemen internetten squadları araştırdım ancak sadece internette bile 33 adet squad adresi olunca onların aramasını beklemek daha mantıklı olur diye düşündüm. Ama malesef aramadılar. :(

Alman arkadaşlar, Sırayla: Bjoern, Sofia, Yanni, Bilen gören tanıyan varsa bizi tekrar kavuştursun :)

Neyse böylece hep beraber otostop'a başladık. Bir on dk sonra ufak tefek bir kız kocaman çantasıyla geldi ve o da Barselonaya gitmek istediğini ve otostop yapacağını söyledi. :) Evet tam 5 kişi aynı anda aynı yöne gitmek üzere otostop yapıyorduk derken 2 kişi daha geldi. Şaka değil gerçek. Tam 7 kişi olduk. Neyseki son gelen arkadaşlar kuzeye Toulouse yönüne gidiyorlardı. Ufak tefek olan kız sanırım kız olmanın getirdiği avantajla fazla beklemeden araç buldu ve ayrıldı. Kuzey ekibi de 1 saat kadar bekledikten sonra bir araca atlayıp kayboldu. Biz 3 alman ve 1 türk kalmıştık. 1 saatten fazladır bekliyorduk. Ben kaçış planımdan arkadaşlara bahsettim. Hava kararana kadar bekleyeceğim, olmazsa trenle gideceğim dedim. Ancak buna gerek olmadığını gece beraber kalabileceğimizi söylediler. Çadırım yok deyince de bizde var beraber kalırız dediler. :) Üstelik birde beklerken yemeklerini paylaştılar, bende onlara su verdim. :) Bu kadar kısa sürede bu kadar paylaşımcılık, şaşırmış, mutlu olmuş, yine hayatım boyunca unutmayacağım insanlarla tanışmıştım. Bir kez daha "iyi ki bu yolculuğu yapmışım" dedim kendi kendime.

2 saat sonunda hala oradan ayrılamamıştık, hava yavaştan kararmaya başlamıştı ümitlerim tükeniyordu, geceyi geçirmeyi göze almıştım, yemek işini nasıl yapsam diye düşünüyordum. Bir yandan da Sofia ile strateji yapıyorduk, acaba tabelamızı değiştirsek diye düşünüyorduk ve onlardaki haritadan en yakın ispanyol kasabasının adı olan "Direction Figueres" ismini bir kartona yazdık. 4 kişi gişelere dağıldık, Bjoern burada iş yok abi diyerek gişelerin yol ayrımına doğru elinde "Süd" (Güney) yazan ve gülümseyen güneş resmi olan tabelası ile ilerledi. Çılgın gibi her gelen aracın önüne geçiyor tabelayı göstermeye çalışıyordu. Onu izlemeye dalmışken, Sofia'nın seslenmesi ile yanımdaki koca tırı farkettim. Tır şoförü sadece 1 kişi alabileceğini söylüyordu, yasalar böyleymiş. Panikle arkadaşlara veda bile edemeden tıra atladım. Sadece camdan el sallayabildim.

Tabelamız, Benim ve Sofia'nın çantası ve onların tabelası.

Kamyona biner binmez sürücü birayı uzatıverdi hemen, fransızca ve ispanyolca konuşma çabalarından sonra sadece ingilizce bildiğimi anlatabilince, kırık bir ingilizceyle tanıştık. Bir bira da sen ister misin dedim ve şimdi değil sonra cevabını aldım. Neyse İspanya sınırına varmamız bir, bir buçuk saati buldu, sürücü arkadaşın yani Sergio'nun (Bu arada isminin telaffuzu Serhio idi ama nasıl yazılıyor bilemediğimden Sergio yazacağım) tahminlerine göre 23:30 veya 00:00 gibi Barselona'da olacaktık. Aslında daha erken olabilirdik ama çok acıktığını yemek molası vereceğini söyledi. Bir de tam olarak Barselona'ya gitmiyordu, ancak çok yakınına gidiyordu, oradan belediye otobüsü veya metro bulabilirsin dedi. (Bu arada bunlar çok kısa dialoglar gibi görünse de benim ispanyolca bilmemem onun ingilizceyi çok çok az bilmesi yüzünden anlaşmak bir hayli uzun sürmüştü)

Kral şoför Sergio :)

İspanya sınırını geçer geçmez oradan bir bira da bana uzatır mısın dedi :) Meğer fransız polisi bu konuda çok katıymış, ancak ispanya da pek umursamıyormuş polisler. Ortadaki buzluktan bira çıkarıp uzattım. Aklım hala 3 almandaydı. Onlarla tekrar görüşebilecek miyim diye düşünüyordum, durumdan Sergio'ya bahsettim, eğer İspanyada olsaydınız hepinizi alırdım ancak Fransız polisi sadece 1 kişiye müsaade ediyor dedi. Onlara telefonumu verdiğimi ancak onların numarasını alamadığımı söyledim, mola yerinde garson kızın tercümesine kadar bu konuyu bir türlü anlatamadım :) Neyse yaklaşık 2 saatlik yolun ardından, bir kamyoncu lokantasında durduk. Israrla ne istiyorsam almamı parasını kendisi ödeyeceğini söylüyordu, önüme gelen menüye baktım doğal olarak birşey anlamadım. Garson kıza sadece çorba istiyorum dedim ve Gazpacho adı verilen soğuk bir çorbadan bahsetti tamam dedim. Aç olmama rağmen fazla masraf olmak istemediğimden sadece çorba istedim. Ana yemek istemedim. Bu arada da Sergio biraları getirdi :) Neyse Bira-Çorba ikilisini yudumlarken Sergio'nun sucuğa benzeyen etli yemeği geldi, garson kıza benim yemeğimi sordu ve benim ana yemek istemediğimi öğrenince ısrar etti ve bana da aynından söyledi ve sağolsun benim yemeğim gelene kadar kendi yemeğine başlamadı. Bu tarz jestler görmek insanı mutlu ediyordu :) İlginç yemeklerin ve iki şişe biranın ardından kamyonumuza geçip tekrar yola koyulduk. Yemeğin verdiği mayışıklık ile yol boyunca uyuklamışım.

Barcelona yakınlarında bir tır garajı, bizim tır en arkada kırmızı tırın arkasındaki beyaz tır.

Gece yarısına doğru tır garajına ulaştık. Burada treyleri bırakıp yenisini alacaktık. :) Sergio'nun park etmesine yardımcı oldum. Treylerin bırakılış aşamalarını öğrendim ve yenisini alırken yardım ettim. Bu arada "ispanyada yaptığım işe bak yahu" gibi düşünceler geçiyordu kafamdan. :) Halimden oldukça memnundum. Normal bir seyahat esnasında başına gelemeyecek şeylerdi bunlar. (İtalyada da lokanta kapatmıştık) :) İş bittikten sonra havanın burada sıcak olduğunu farkına vardım. Fransa'da geçen soğuk bir gecenin ardından, gece yarısı tişörtle üşümemek beni sevindirmişti. Tırı bıraktık ve Sergio'nun arabasına geçtik. Ha birde tır garajında dikkatimi çeken bir başka şey burada da kamyoncular kamyonlarını fazlaca süslüyor, üzerine yazılar yazıyor abartılı ışıklandırmalar yapıyorlardı. Sergio beni otobüs durağına bırakacaktı. Bu saatte metro bitmiş oluyor dedi. Saat 00:30'a geliyordu. Durağı gösterdi, 10-15 dk sonra gelir dedi ve Sergio ile vedalaşıp ayrıldık.

Ve Barselona otobüsü, Belediye otobüsü fiyatına Lyon-Barselona arasını geçmek. Saat: 00:58

Otobüs beklemeye koyuldum. Söylediği gibi kısa sürede otobüs geldi. Ve 3€'ya bileti alıp 1 saatlik yolun ardından Barselona'ya vardım. Otobüse binmeden evinde kalacağım arkadaşım Carmeta'yı aramıştım. Bu arada Carmeta ile 2 yıl önce bar işlettiğimiz sırada tanışmıştık, arkadaş grubu ile bara gelmiş oldukça eğlenmiştik. Facebook ve iletişim adreslerimizi almıştık. Tekrar buluşmamız çok güzel ve ilginç olacaktı. Nereden nereye. :) Neyse Carmeta'ya oldukça geç olduğundan bu gece gelemeyeceğimi söyledim. Yarın sabah görüşürüz dedim. Hava sıcaktı ve dışarıda kalabilirim diye düşündüm. Gecenin o saatinde rahatsızlık vermek istemiyordum. Otobüs beni Barselona'nın merkezinde ismini hatırlayamadığım bir meydanda bıraktı. Biraz etrafı dolaştım ve alışmaya çalıştım. Dolaşırken gezdiğim birçok kentteki gibi uyuşturucu satıcıları yanımdan geçerken sessizce "Haş", "Kok" gibi şeyler söyleyerek geçiyordu. Ancak bir diğer ilginci bisikletli bir adam gelip, "Do you want aluminyum bike?" dedi :) Neyse bu tarz hareketlerden fazlaca turist göründüğümü anlayıp, geceyi geçirmek için merkezden uzak bir park gibi bir yer aradım ve buldum. Çantamın üzerinde çokta konforlu olmayan ama hiç değilse sıcak bir gecenin ardından, ertesi sabah zeka bilmeceleri gibi olan metro haritasını çözerekten "Alfons X" durağında inip Carmeta'nın adresini buldum. Ve nihayet iki gecelik dışarıda geçirilen uykunun ardından evdeydim. :)

2 Ekim 2010 Cumartesi

Avignon'a Doğru Acemice Otostop

Bu yazıyı Barcelona'da bir parkta yazmıştım. Anlatım bozukluklarını düzelterek aynen yayınlıyorum.
Lyondaki otostop noktası (Buradan bi 100 metre önce durmak gerekiyormuş)

Öğlen Robin yemeğe geldi bende ayrılacağımı söyleyip duşa girdim-çıktım. Son hazırlıklarımı yapıp, tembelliğimi üzerimden atıp, havlumu çantama astım ve otostop için Robinin gösterdiği uygun noktaya yöneldim. Saat 14:00'ü biraz geçiyordu evden çıktığımda. Haritayı kafama iyi çizmiştim ve otostop noktasını sanki çok iyi biliyormuşum gibi buldum. Ve beklemeye başladım. Evden çıkmadan Robin'in verdiği karton parçasına Avignon yazmıştım. Başladığımda saat 15:00 civarıydı. Nispeten uzun bir bekleyişin ardından sanırım otobana çok yakın olduğumdan arabalar durabilecek hızda olmadıklarından noktanın pek verimli olmadığına karar verdim ve 150 metre kadar gerideki ışıklara yakın bir noktaya ilerledim. Evet doğru noktayı bulmuştum. 10 dk kadar sonra, eski beyaz bir peugeot durdu. Avignon'a kadar gitmediğini ancak yarı yolu geçeceğini söyledi, burada fazla zaman kaybettiğimi düşününce, pek tereddüt etmeden bindim. Yolculuk sırasında etraftaki tanıdık objelerden muhabbet açmaya başladım. Meğer arkadaş endüstriyel dağcılık yapıyormuş. Benimde bildiğim bir sektör olunca yol boyunca muhabbet eksik olmadı. Sağolsun benim için, evinin olduğu kasaba çıkışını biraz geçip otoban çıkışındaki gişelere bıraktı. Daha sonra sıkça ismini tekrar edeceğim "Peage (piaj)" ile tanışmam burada oldu. Burada nerede beklemem gerektiğini gösterdi ve vedalaşıp ayrıldık.


Avignon yolundaki gişeler. (Peage)

Hava sıcaktı su ve gıda takviyesi yapıp beklemeye koyuldum. Çok geçmeden bir tır durdu. Genç bir arkadaştı, ingilizce bilmiyordu. Öyle böyle anlaşarak ve konuşmaya çalışarak yola devam ettik. Bu arkadaşta sağolsun benim için, gideceği yerden bir önceki gişe olan Avignon gişelerinden çıkarak beni şehrin girişine kadar bıraktı. Buradan şehrin yaklaşık 10 km olduğunu toplu taşıma bulabileceğimi söyledi. Ve bir dakika bekle diyerek kasaya geçti, elinde bir torba şeftali ve nektarin ile döndi, 2 şişe de su verdi. :) Elimde şeftaliler ve su şişeleri ile teşekkür edip el sallayarak vedalaştım. (Bu arada hala o suyu içiyorum) Niyetim geceyi burada geçirmekti.

Kamyon şoförü arkadaş ve tabelam

Moralim yerindeydi, birde aradığım hostalardan cevap geldiyse değmeyin kayfime olacaktı. Merkeze yürüyüş olarak uzak bir mesafede olduğumu tahmin ediyordum. Belki Harita ve internet bulurum umuduyla ilerde gördüğüm alışveriş merkezine yöneldim. (İnterneti hostlardan cevap gelmiş mi diye arıyordum, yola çıkarken host bulacağımdan nedense çok emindim, ancak hiçte öyle olmadı.) Burada ne harita ne de internet vardı. Hızlıca WC ihtiyacımı giderip çıktım. Toplu taşımaya para vermek istemediğimden yürümeye karar verdim ancak Avignon tabelasının gösterdiği yolda yaya yolu yoktu. Ve yollar çok karışıktı. Biraz sağa sola bakındıktan sonra birilerine sorayım dedim. Saat 20:00'ye geliyordu. Hava kararmadan kendimi sağlama almak istiyordum. Alışveriş merkezinin park alanında, market alışverişini arabasına yükleyen kareli gömlekli orta yaşlı bir adama yol sordum, yolu gösterdi ancak yürümek için çok uzun olduğunu söyledi. Sonra ön koltukta oturan eşi olduğunu tahmin ettiğim bayana fransızca birşeyler söyledi. Ve daha sonra istersem beni bırakabileceklerini zaten o yöne gittiklerini söyledi. Şans işte. :) Gülümseyerek kabul ettim. Giderken merkezden gerçekten uzak olduğumuzu gördüm. Neyseki arabadaydım. Yaklaşık 10dk sonra merkezdeydik. Beyefendi bana merkeze ve tren garına nasıl gideceğimi anlattı, teşekkür ederek ayrıldım.

Yine surlarla çevrili ortasından nehir geçen eski bir şehir, ve etrafındaki yeni şehir ile yine klasik bir avrupa kentiydi burası. Haritadan Bulunduğum yeri tespit edip, söylenen yöne doğru yola çıktım. Güneyde suç oranının daha fazla olduğunu söyleyen arkadaşlarım yüzünden biraz tedirgindim. Zira bariz turist görünümündeydim. Yol üzerinde gördüğüm bir süpermarketten süt ve fırından yeni çıkmış baton ekmek aldım. Fiyatlar fena değildi, ancak yine de LIDL kadar ucuz değildi. (LIDL ilk defa geçen sene finlandiyada gördüğüm ve Lyonda ucuzluğunu birkez daha teyit ettiğim mini marketler zinciriydi. Buraların BİM marketi gibi düşünülebilir. Ucuz seyahat etmek isteyenlere tavsiye. 60-70 Cent e sandviç bulmak mümkün.) Sabah kahvaltısı ile duruyor olmanın verdiği açlık ile yürürken ekmeği tırtıklaya tırtıklaya bitirdim.

Lidl

Bu arada şehrin merkezine ulaşmıştım ancak beklediğim gibi değildi. Bulunduğum meydanda, meydan varsa McDonalds vardır, McDonalds var ise internet vardır mantığı kursamda, işlemedi. Neyse ara sokaklardan başladığım noktaya gideyim oradan da tren garına giderim diye düşündüm. Anlaşılan internet bulamayacaktım, bari geceyi orada geçireyim diye düşündüm. Giderken yol üzerinde bir kebapçının kapısında WiFi işareti görünce içeri daldım. Kebapçı olunca türkçe bilir diye düşündüm ama sanırım araptı, ne türkçe ne de ingilizce biliyordu. Neyse internet var kısmında anlaştık ve bir kebap söyledim ki herhalde yolculuk boyunca en gereksiz siparişlerden biri bu olmuştur. Yaklaşık 10 dk önce koca bir ekmeği miğdeye indirmiş biri olarak tabiki kebabı yiyemedim. Peçeteye sarıp çantama koysam da daha sonra o koku miğdemi bulandırınca çöpü boyladı. İnternetten önce CS'e baktım. Hiçkimseden olumlu cevap yoktu. Daha sonra hostel fiyatlarına baktım, fiyatlar fahiş. Geceyi dışarıda geçireceğim kesinleşmişti. Ve tren garının yerine baktım. Ters yönde ilerlediğimi farkettim yeri not defterime not alıp. Hesabı kapatıp çıktım. Gara doğru giderken çıktığım caddenin şehrin ana caddesi olduğunu anladım. Bu cadde üzerinde bilimum fastfood zinciri şubeleri varıdı. Tabi internette. Neyse artık ihtiyacım yoktu. Gara ulaştım. İçeride Backpackerları görünce sevindim. Bekleme odası gibi biryerde oturuyorlardı, dışarısı soğumaya başlamıştı. Yanlarına gidip oturdum, iki tanesi türk çıktı ama kendimde konuşacak takati görmediğim için belli etmedim. (Kusura bakmayın beyler) Yorgunluk belirtileri başlamıştı ufaktan uyumaya başladım. Gece 00:30da görevli tarafından uyarıldım, fransızca birşeyler söylüyordu, hareketlerinden garın kapandığını söylemeye çalıştığını anladım. Çıktım. Dışarıda bir grup backpacker tulum mat kombinasyonu ile yatıyorlardı. Yanıma tulum almadığımdan ben de onlara yakın ancak nispeten rüzgardan korunaklı bir köşeye matımı serip kıvrıldım. Uyumaya çalıştım ancak alkolün bokunu çıkarmış bir eleman ve buz gibi hava yüzünden pek mümkün olmadı. Üstümü kat kat giyinmiştim ama hava gerçekten soğuktu, biraz dolaşıp ısınayım diyerekten çantamı toparladım ve yürümeye başladım. 200-250 metre gittim gitmedim ve bir telefon kulübesi gördüm. "Hmm neden olmasın" diye içimden geçirip içeri daldım. İçerisi sıcaktı ve rüzgardan korunaklıydı. Matımı serip burada sabahı ettim. Sıcak ve deliksiz uyumuşum. Saat 06:00 gibi uyandım ve istasyona geçtim. Meğer istasyonda 04:30da açılıyormuş. Neyse sonuçta sorunsuz bir şekilde sabahı etmiştim. Yaklaşık birbuçuk saat kadar da burada uyudum. Bu sırada bekleme odasına görevliler gelip herkese pasaport ve bilet sordu, uyku tulumu ile uyuyanları kaba bir şekilde kaldırdı. Bana ise ne birşey sordular ne de muhattap oldular, anlamadım.
o geceki barınağım

Saat yavaştan 08:00 e geliyordu, toparlanıp istasyondan çıktım. Keyfim çok yerindeydi. Yine yolculuk sırasında bol bol hissettiğim "iyiki bu geziye çıkmışım" modundaydım. Dün gece gördüğüm turist info ve McDonalds a doğru yöneldim. T.Info saat09:00'da açılıyormuş. McDonalds'a girip kahvaltı, WC gibi ihtiyaçlarımı gidereyim dedim. Pan Cake- Esspresso ikilisi ile kahvaltı ve WC'de hazırlıklardan sonra 09:00a doğru harita için T.Infoya geçtim.. (Bu arada neden sürekli McDonalds demeyin zira avrupada diğer yerlere kıyasla ucuz ve bedava internet ve WC olanağı var. Gerçi bazı şahirlerde bunlar ekstra ücrete tabi ama genellikle birşey aldığınızda bedava.) (Bir de McDonalds WClerini o kadar benimsemişimki ev konforunda kullanıyorum, dişlerimi fırçalıyorum, üstümü değiştiriyorum vs vs. :) Turist info'dan aldığım şehir haritası ve internet noktası bilgisinden sonra, internetlik işlerimi hallettim. Hala bir haritam olmadığından rotamı çizdim, Barcelonadaki arkadaşıma yerimi bildirdim. Ve Haritadan en uygun otostop noktasına bakıp yola koyuldum. Bulunduğum kısa süre boyunca gördüğüm kadarı ile Avignon küçük, şirin bir fransa kenti, konumuda güneye yakın olduğundan iklimi nispeten daha güzel. Yaşlanınca tekrar gelmek üzere bu kente veda ettim. Kısa bir yürüyüşün ardından otostop noktasına varmak üzereyken planladığım yerde gördüğüm iki otostopçu beni karmaşık duygulara sevk etti. Zira başka otostopçularla ilk defa karşılaşıyordum. Selam vermek üzere yanlarına gidecekken olan oldu. :)
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...